723459

“Eşin Açık Rızası Bulunmadıkça Aile Konutu Devredilemez,İpotek Tesis Edilemez”

     Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E. 2015/7908 K. 2015/21532 18.11.2015 Tarihli Kararı

  • İPOTEK İŞLEMİNE DİĞER EŞİN AÇIK RIZASI ( 4721 S.K. 194. Maddesi gereğince eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı gereği eşlerin hukuki işlem özgürlüğünün “Aile Birliğinin Korunması” amacıyla sınırlandırıldığı/eşlerden biri diğer eşin”Açık Rızası Bulunmadıkça” Aile Konutu İle İlgili Kira Sözleşmesini Feshedemeyeceği Aile Konutunu Devredemeyeceği ve Aile Konutu Üzerindeki Hakları Sınırlayamayacağı ) 4721/m.193,194/1

ÖZET : Dava, aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması ve taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulması istemlerine ilişkindir. Eşlerden biri diğer eşin “açık rızası bulunmadıkça” aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Her ne kadar ipotek doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyorsa da, hak sahibi eşin  kötüniyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin “açık rızası” şarttır. Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, davalı banka, bu işlem sırasında davacı kadının verdiği iddia edilen muvafakatnamedeki imzanın kadına ait olduğunu kesin olarak ispat edememiştir.Eşin “açık rızası” alınmadan yapılan işlemin “geçerli olduğunu” kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Mahkemece aile konutu şerhi ve ipoteğin kaldırılması davalarının kabulüne karar verilmesi gerekirken, ret hükmü kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Zira dava konusu taşınmaz şerh konulmasa dahi aile konutudur. Eş söyleyişle şerh konulduğu için aile konutu olmamakta aksine aile konutu olduğu için şerh konulabilmektedir. Bu nedenle aile konutu şerhi konulduğunda, konulan şerh “kurucu” değil “açıklayıcı“ şerh özelliğini taşımaktadır.

Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, “emredici” niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir ( Mustafa Alper GÜMÜŞ, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; Vedat Kitapçılık, İstanbul 2007, Birinci Basıdan İkinci Tıpkı Bası, s. 41-42 ).

nufus-250x184

Türk Vatandaşlığının Kaybedilmesi ve Koşulları

TÜRK VATANDAŞLIĞINDAN ÇIKMA

Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyen kişilere aşağıdaki şartları taşımaları halinde Bakanlıkça çıkma izni veya çıkma belgesi verilebilir.

a) Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak.

b) Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmış olmak veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler bulunmak.

c) Herhangi bir suç veya askerlik hizmeti nedeniyle aranan kişilerden olmamak.

ç) Hakkında herhangi bir mali ve cezai tahdit bulunmamak.

TÜRK VATANDAŞLIĞINI KAYBETTİRME

Aşağıda belirtilen eylemlerde bulundukları resmi makamlarca tespit edilen kişilerin Türk vatandaşlığı Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile kaybettirilebilir.

a) Yabancı bir devletin, Türkiye’nin menfaatlerine uymayan herhangi bir hizmetinde bulunup da bu görevi bırakmaları kendilerine yurt dışında dış temsilcilikler, yurt içinde ise mülki idare amirleri tarafından bildirilmesine rağmen, üç aydan az olmamak üzere verilecek uygun bir süre içerisinde kendi istekleri ile bu görevi bırakmayanlar.

b) Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletin her türlü hizmetinde Bakanlar Kurulunun izni olmaksızın kendi istekleriyle çalışmaya devam edenler.

c) İzin almaksızın yabancı bir devlet hizmetinde gönüllü olarak askerlik yapanlar.

TÜRK VATANDAŞLIĞININ SEÇME HAKKI İLE KAYBI

Aşağıda durumları belirtilenler, ergin olmalarından itibaren üç yıl içinde Türk vatandaşlığından ayrılabilirler.

a) Ana ya da babadan dolayı soy bağı nedeniyle doğumla Türk vatandaşı olanlardan yabancı ana veya babanın vatandaşlığını doğumla veya sonradan kazananlar.

b) Ana ya da babadan dolayı soy bağı nedeniyle Türk vatandaşı olanlardan doğum yeri esasına göre yabancı bir devlet vatandaşlığını kazananlar.

c) Evlat edinilme yoluyla Türk vatandaşlığını kazananlar.

ç) Doğum yeri esasına göre Türk vatandaşı oldukları halde, sonradan yabancı ana veya babasının vatandaşlığını kazananlar

d) Herhangi bir şekilde Türk vatandaşlığını kazanmış ana veya babaya bağlı olarak Türk vatandaşlığını kazananlar.

Yukarıdaki hükümler gereğince vatandaşlığın kaybı ilgiliyi vatansız kılacak ise seçme hakkı kullanılamaz.

d62d0e4b-36fe-4109-825a-79fc9dc4fb2d

Alman Meclisi “Sözde” Ermeni Soykırımı Kararı (Tam Metni)

“Alman Federal Meclisinin Kararı Yargı Yetkisi Gaspıdır”

Sözde Ermeni Soykırımı olarak tarihe geçirilmek istenen olay ; Osmanlı İmparatorluğu ile Alman İmparatorluğu’nun müttefik oldukları 1.Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı Devleti yurttaşı bazı Ermenilerin, İhtilalci Komiteler oluşturarak, Çarlık Rusya’sının da desteği ile askeri ve sivil halka karşı artan saldırıları ve yaptıkları katliamlar nedeniyle hükümet tarafından zorunlu göçe tabi tutulmalarından ibarettir.Bu da soykırım değil, savaş halidir ve meşru müdafaadır.

Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altındaki topraklarda yaşayan tüm Ermeniler değil sadece saldırıların ve katliamların ağırlıklı olarak yaşandığı Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan ve Ruslar’ın da destekleri ve hatta bizzat katılmalarıyla oluşturulan saldırı birlikleri’ vasıtasıyla katliam yapan Ermeni çetecilerin katliam yaptıkları­ bölgelerdeki Ermeniler hem devletin hem kendilerinin güvenliklerinin sağlanması kaygısıyla zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Yani amaç, Ermenilerin yok edilmeleri asla değildir; Osmanlı Devleti’nin kendini savunma ihtiyacıdır; vatan savunmasıdır. Sorumluluğu, Ermenilerle birlikte büyük ölçüde, Ermeni çetelerini silahlandırarak 1914 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan, saldırtan Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerdir. İstanbul, İzmir, Bursa gibi ülkenin batı bölgeleri tehcir kararından etkilenmemiştir. Bu durum genel bir tehcirin söz konusu olmadığının ve Ermenilerin yok edilmesi gibi planların bulunmadığının önemli bir göstergesidir.

Türk arşivlerinde bulunan tüm belgeler aleniyken ; Ermenistan ise, arşivlerini ısrarla kapalı tutmaya devam etmektedir.

“Soykırım kelimesi; 9 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla” meydana gelen suçları tanımlamaktadır. 1915 olayları için; yani ‘Osmanlı’da Ermenilerin Doğu ve İç Anadolu’dan Suriye’ye tehcir edilmesi’ olayı için bu sözleşme hükümlerinin uygulanması, hukuken mümkün değildir; nitekim 100 yıldır araştırılmasına ve tartışılmasına rağmen, yasal dayanaktan yoksun olduğu için bu güne kadar ‘sözde’ Ermeni soykırımı, hiçbir mahkeme tarafından tespit edilememiştir.

 Bu noktada; İsviçre Konfederasyonu aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan ve AİHM’in 2. Dairesi tarafından 17 Aralık 2013 tarihinde açıklanan Perinçek/İsviçre davası kararı ile yine AİHM Büyük Daire’nin aynı konuda aldığı ve 15 Ekim 2015 tarihinde açıkladığı 27510/08 sayılı (Perinçek/İsviçre davası) kararına göre; soykırım suçunun varlığına, ancak eylemin yapıldığı ülkenin yetkili ceza mahkemesi veya yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesi (Lahey Adalet Divanı) karar verebilir. Gene anılan kararlara göre; 1915 olaylarına ilişkin olarak yetkili olan Türk mahkemeleri ve Lahey Adalet Divanı’dır ve münhasıran yetkili olan bu mahkemeler tarafından alınmış hiçbir karar yoktur; böyle bir kararın alınması da mümkün değildir; zira anılan BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, sadece yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylar için geçerlidir; o tarihten önceki olaylara uygulanamaz. Ayrıca  AİHM 2. Dairesi ve AİHM Büyük Dairesi’nin Perinçek-İsviçre Davasında verdiği kararla ‘yetkili ceza mahkemeleri dışındaki yargı kurumlarının, parlamentoların, hükümetlerin, akademik kuruluşların 1915 olayları konusunda “soykırım” kararı veremeyeceklerine hükmedilmiştir.(TBB/Alman Barolar Birliği Başkanlığı yazışma metni içeriği)

Özetle; Alman Federal Meclisi yargı yetkisini gasp ederek  dayanak AİHM kararlarına aykırı şekilde , hukuki dayanaktan yoksun yalnızca siyasi bir girişim olarak adlandırılabilecek bir kararla  aşağıda tam metni bulunan tasarıyı onaylamıştır.

Kararın gerekçe kısmında da belirtildiği üzere ; “Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapmış Alman büyükelçi ve konsolosların raporlarının dayanak yapılarak” bu kararın alınması ise başlı başına kararın tek taraflı , dayanaktan yoksun bir girişim olduğunun göstergesidir.

                                                        -ONAYLANAN TASARI METNİ-

CDU/CSU, SPD ve Birlik 90/Yeşiller’in Alman Meclis’ine sunduğu tasarı önergesi

1915-1916 döneminde Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara dönük soykırımı hatırlama ve anma

  1. Almanya Federal Meclisi şu noktaları saptar:

Almanya Federal Meclisi, yüzyıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan, Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara yönelik tehcir ve katliamların kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğilir. Parlamento, o dönemin Jöntürk  yönetimi tarafından yapılan ve Osmanlı İmparatorluğu  içerisindeki Ermenilerin neredeyse tamamen yok edilmesine sebebiyet veren eylemlerinin yasını tutar. Aynı dönemde keza başka Hıristiyan toplulukların mensupları, özellikle de Süryani ve Keldaniler de tehcir ve katliamlara maruz kalmıştı.

O dönemin Jöntürk rejiminin emriyle 24 Nisan 1915’te  İstanbul’da bir milyonu aşkın etnik Ermeni’nin planlı tehcir ve yok ediliş süreci başladı. Bu insanların kaderi kitlesel imha, etnik temizlik, tehcir ve evet soykırımlar tarihi açısından örnek teşkil eder ve 20. yüzyıl da dehşet verici bir şekilde bütün bunlardan müteşekkildir. Bunun yanı sıra Almanya’nın suçlu ve sorumlu olduğu Holokost’un biricikliğinin de bilincindeyiz.

Federal Meclis, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri baş müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun  Ermenilerin organize bir şekilde tehcir ve yok edilişine ilişkin Alman diplomatlar ve misyonerler aracılığıyla da gelen açık bilgilere karşın insanlığa karşı bu cürmü durdurmaya çalışmayarak oynadığı yüz kızartıcı rolden ötürü elem içindedir. Almanya Federal Meclisi’nin bu noktadaki anması yeryüzünün en eski Hıristiyan ulusuna karşı saygısının da bir ifadesidir.

Almanya Federal Meclisi 2005 yılındaki kurbanların anılması, aynı zamanda tarihle yüzleşme ve Türklerle Ermenilerin barışına katkı amacını taşıyan kararını (No: 15/5689) güçlendirmektedir.

Bütün partilerin konuşmacıları 24 Nisan 2015’te, yüzüncü yıl anmasında, Almanya Federal Meclisi’ndeki tartışmalar sırasında ve özellikle de bu tartışmadan bir akşam önce Cumhurbaşkanı bizzat, Ermenilere yönelik soykırımı lanetlemiş, kurbanları anmış ve barışma çağrısında bulunmuştur.  Alman İmparatorluğu’nun da bu olaylarda suç ortaklığı vardır.

Federal Meclis, Almanya’nın özel tarihi sorumluluğunu kabul eder.  Türkleri ve Ermenileri geçmişin mezarları üzerinden birlikte barış ve anlayış yolu arayışı konusunda desteklemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Bu barışma süreci, geçtiğimiz yıllarda tökezlemiştir ve acilen yeniden hareketlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır.

Almanya Federal Meclisi, bu vesileyle sadece tasavvur edilemez vahşilikteki cinayetlerin kurbanlarını değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu içerisinde, yüzyıl önceki güç koşullar ve o dönemin yönetimlerine karşı farklı yollarla Ermeni kadın, çocuk ve erkeklerin kurtarılması için mücadele eden insanları da saygıyla anar.

Bugün Almanya’nın okul, üniversite ve siyaset eğitiminin içerisinde müfredat ve ders kitaplarına 20. yüzyılın etnik çatışmalar tarihiyle yüzleşilmesi çerçevesinde Ermenilerin tehciri ve yok edilişini de dahil etme ve gelecek kuşaklara aktarma görevi bulunmaktadır. Bu noktada özellikle eyaletlere önemli bir rol düşmektedir.

Almanya Parlamentosu katliam ve tehcir kurbanlarının Almanya’nın rolü bağlamında anılmasının ve ülkesindeki Türk ve Ermeni kökenli yurttaşları arasında arabuluculuk yapmasının entegrasyona ve bir arada barış içinde yaşama da katkı sağlayacağı görüşündedir.

Almanya Federal Meclisi, Ermenilere yönelik cürümlerin araştırılması ve Ermenilerle Türklerin barışmasını hedefleyen Türkiye’deki bilim, sivil toplum, sanat ve kültür alanlarındaki bütün girişim ve katkıları memnuniyetle karşılamaktadır.

Almanya Federal Meclisi, kendi hükümetini de Ermenilere yönelik tehcir ve katliamların araştırılması konusuna dikkatini yöneltmeye teşvik eder. Yine Alman Parlamentosu bu sorunun çözümüne  yardım ve destek sağlayacak her türlü girişimi memnuniyetle karşılar.

Almanya’nın kendi tarihi tecrübesi, bir toplum için tarihinin karanlık sayfalarını ele almanın ne derece zor olduğunu göstermiştir. Öte yandan tarihin dürüstçe ele alınması hem toplum içerisinde hem de başkalarıyla barışmanın en önemli temelidir. Bu noktada faillerin suçları ile bugün yaşayanların sorumluluğu arasında ayrım yapmak gerekir. Geçmişin anılması bizi ayrıca nefret ve yıkımın insanları ve halkları tekrar tekrar tehdit etmesi noktasında uyanık olma ve bu durumu önleme konusunda da uyarır.

Almanya Federal Meclisi, Ermenistan ve Türkiye’den temsilcilerin geçmişi hatırlama ve devletler arası ilişkilerin normalleşmesi yönünde 2005’ten bu yana adım atma çabalarını dikkatle gözlemektedir. Ancak iki devlet arasındaki ilişki halen gergindir ve karşılıklı şüphe barındırmaktadır. Almanya, Türkleri ve Ermenileri birbirilerine yakınlaştırmak konusunda desteklemelidir. Tarihin yapıcı bir şekilde ele alınması bugün ve gelecekte anlayışın temeli açısından kaçınılmazdır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki gerilimin azaltılması, ilişkinin normalleştirilmesi aynı zamanda Kafkas bölgesi için de önem arz etmektedir. Almanya bu noktada AB komşuluk politikaları çerçevesinde  Alman-Ermeni-Türk ilişkileri içerisindeki tarihi rolü dolayısıyla kendisinde özel bir sorumluluk görmektedir.

  1. Federal Meclis, hükümeti şu noktalarda göreve çağırmaktadır:

– Almanya Federal Meclisi’ndeki, 100. yıldönümüne denk gelen 24 Nisan 2015’teki tartışmanın ruhuna uygun olarak 1915-1916 döneminde Ermenilerin tercihi ve nerdeyse topyekûn imhası, keza Alman İmparatorluğu’nun rolü konusunda geniş ve kamuya açık bir yüzleşmeye katkı sağlamak.

– Türkiye tarafını, o dönemin tehcir ve katliamları ile açık bir şekilde yüzleşmeye teşvik etmek ve böylelikle Ermeni halkı ile barışmak için gereken zeminin temelini atmak.

– Geçmişin ele alınması aracılığıyla Türkler ve Ermeniler arasında yakınlaşma, barışma ve tarihi suçun affının sağlanması konusunda çalışmaya devam etmek.

– Türklerle Ermeniler arasında görüş alışverişi, yakınlaşma ve tarihin incelenmesine katkı sağlayacak Türkiye’deki ve Ermenistan’daki bilim, sivil toplum ve kültür etkinliklerini desteklemeye ve eldeki tahsisat çerçevesinde maddi katkı sağlamaya devam etmek.

– Barışmanın ve Türk-Ermeni ilişkilerinin fazlasıyla gecikmiş iyileştirilmesi çalışmasının ilk adımı olarak Türkiye ve Ermenistan’ın tarihi olaylarla yüzleşmesini aktif bir şekilde desteklemek; örneğin biliminsanları için burs sağlamak ya da her iki ülkeden tarihin aydınlatılması ve barışma amacıyla çalışan sivil toplum örgütlerine yardımcı olmak.

– Türk ve Ermenistanlı hükümet yetkililerini, iki ülkenin devletler arası ilişkilerine yönelik hali hazırda donmuş durumda bulunan normalleşme sürecini ilerletmeye teşvik etmek.

– Türkiye ve Ermenistan hükümetlerini 2009’da imzalanan ve tarihi bilimsel yöntemle ele alacak bir komisyonun kurulması, diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması ve ortak sınırın açılmasını öngören protokolün onayı için ikna etmek.

– Türkiye Cumhuriyeti’nde yakın zamanda başlayan Ermeni mirasının korunması  girişimlerinin devamı ve artması için çaba harcamak.

– Mali imkânlar çerçevesinde Almanya içerisinde 1915/16’da yaşananlarla ilgili yüzleşmeyi konu edinen bilim, sivil toplum, kültür girişim ve projelerini desteklemeye devam etmek.

Berlin,

VolkerKauder, Gerda Hasselfeldt ve Partisi

Thomas Oppermann ve Partisi

KatrinGöring-Eckardt, Dr. Anton Hofreiter ve Partisi

Gerekçe:

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin yok edilişi, binlerce yıllık Ermeni tarihi içerisindeki en büyük ve sonuçları en acı felaketti. Bağımsız kaynaklara göre bir milyonu aşkın Ermeni, tehcir ve kitlesel cinayetlere kurban gitti. Sayısız tarafsız tarihçi, parlamento ve uluslararası kurum Ermenilerin tehcir ve yok edilişini soykırım olarak tanımlamaktadır. Bu tehcir ve katliamların anılması bu nedenle din ve dil dışında bu halkın kimliği açısından merkezi anlam ve önem arz etmektedir.

Almanya Federal Meclisi, bu olayları aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin güncel hatırlama edimi çerçevesinde ele almaktadır. Alman İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun temel askeri müttefikiydi. O dönemin Ermenilerin tehciri ve katli konusunda bilgi sahibi olan Alman imparatorluk yönetimi, elindeki bu bilgiye karşın hiçbir şey yapmadı. Federal Almanya Cumhuriyeti, kendisinde geçmişle yüzleşmeyi teşvik etme ve bu konudaki anıları canlı tutma sorumluluğunu hissetmektedir.

Gerçekler aleni olarak ortaya konulmasına karşın, Türkiye bugüne kadar Ermenilere yönelik tehcir, zulüm ve cinayetlerin planlı bir şekilde uygulanmış olduğunu ya da tehcir sırasındaki kitlesel ölümlerin ve yapılan katliamların Osmanlı yönetimini arzusu dahilinde olduğunu  inkâr etmektedir.

Katliamların ve tehcirin boyutuna Türkiye’de toptan şüpheyle yaklaşılmaktadır.   Ancak bu noktada tersine eğilimler de mevcuttur.  2008 yılında her iki ülkenin devlet başkanlarının birlikte bir futbol maçını izlemesi ve böylelikle devam edecek görüşmeler için iradelerini sergilemeleri bir umut vesilesi oldu.  2009’da iki ülkenin Dışişleri bakanları arasında tarihi bilimsel olarak ele almak üzere oluşturulacak bir komisyon kurulmasını da öngören bir protokol imzalandı. Ancak söz konusu protokol bugüne kadar her iki parlamentoda da kabul edilmedi.

İki halkın barışması ancak 100 yıl önceki olayların esaslı bir şekilde aydınlatılması ve gerçeklerin artık daha fazla inkâr edilmemesi halinde mümkün olabilir. Bunun için de Türkiye’deki bilim insanları ve gazetecilerin Ermenilerin tehciri ve öldürülüşü konusundaki araştırmaları özgür ve baskılardan korku duymaksızın yürütülebilmesi elzemdir. Hali hazırda Türkiye’de katliamların araştırılmasını kendisine konu edinmiş pek çok girişim bulunmaktadır. Konu birkaç yıldan bu yana Türk kamuoyunda tartışılmaktadır. Bu gelişmeler, keza yıllardan bu yana Dışişleri tarafından mali olarak desteklenen sınır ötesi sivil toplum projeleri memnuniyetle karşılanmaktadır.

Alman İmparatorluğu da Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri baş müttefiki olarak bu sürece derinden dahildi. Alman İmparatorluğu’nun gerek siyasi gerekse askeri yönetimi ta başından beri Ermenilerin tehciri ve katledilişi konusunda bilgi sahibiydi. Protestan din adamı Dr. Johannes Lepsius, 5. Ekim 1915’te Almanya Parlamentosu’nda Temmuz/Ağustos 1915’te İstanbul’da yaptığı araştırmaların sonuçlarını sunduğunda,  konu o dönemin Alman yönetimi tarafından tamamen sansürlendi. Aynı şekilde Lepsius’un  doğrudan milletvekillerine yolladığı ‘Türkiye’de Ermeni Halkının Durumuna İlişkin Raporu’ da  1916’da Alman askeri sansür kurulu  tarafından  yasaklanarak rapora el kondu ve milletvekillerine ancak 1919’da Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda teslim edildi. Aralarında Philipp Scheidemann, Karl Liebknecht, Matthias Erzberger gibi siyasetçilerin ve  Adolf von Harnack und Lorenz Werthmann gibi Protestan ile Katolik Kiliseleri’nden önemli isimlerin de bulunduğu pek çok Alman bilim insanı, siyasetçi ve dini temsilcinin acil dilekçelerine karşın Alman yönetimi, müttefiki Osmanlı İmparatorluğu üzerinde etkili bir baskı kurma işini sürüncemede bıraktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapmış Alman büyükelçi ve konsolosların raporlarına dayanan Alman Dışişleri’ndeki evraklar da katliamların ve tehcirin planlı uygulanışını belgelemektedir. Bu belgeler o zaman meydana gelen olayların en önemli resmi kaydı niteliğindedir.  Alman Dışişleri, yıllar önce bu belgeleri kamuya açmıştır.  1998’de Ermenistan’a söz konusu arşivin tamamı mikroçip olarak takdim edilmiştir. Aynı şekilde Türkiye’ye de bir kopya almıştır.

723459

“Duruşma gününün Uyaptan öğrenilmesine şeklinde ara karar verilememesi”

Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 2015/29590 E.,2015/29486 K.,02/10/2015 Tarihli Kararı  :

 DAVACI VEKİLİNİN DURUŞMA GÜNÜNÜ UYAPTAN ÖĞRENMESİNE ŞEKLİNDE ARA KARAR VERİLEMEMESİ ( Mazereti Kabul Edilen Davacı Vekiline Duruşma Gününün Tebliğ Edilmediği/Bir Sonraki Duruşmaya Davacı Vekilinin Katılmadığı ve Dosyanın İşlemden Kaldırıldığı – 3 Aylık Süre Zarfında Yenileme Olmadığından Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verildiği/Tebligat Yapılarak ya da UYAP Üzerinden Duruşma Gününün Bildirilmesi Gerektiği )

 VEKİLİN MAZERETİ KABUL EDİLDİĞİ HALDE DURUŞMA GÜNÜNÜN TARAFINA TEBLİĞ EDİLMEMESİ ( “Davacı Vekilinin Duruşma Gününü UYAP’tan Öğrenmesine” Şeklindeki Ara Kararın Yasal Olmadığı – Gider Avansından Tebligat Masrafı Alınarak Davacı Vekiline Usulüne Uygun Tebligat Yapılarak ya da UYAP Üzerinden Duruşma Günü Bildirilerek Davaya Katılımına Olanak Sağlanıp Hüküm Kurulacağı )

ÖZET : Davacı vekilinin sunduğu dilekçe ile duruşmaya katılamayacağına dair mazeret sunduğu ve duruşma gününün de tarafına tebliğini istediği, mazeretin kabulüne ve davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine karar verildiği, bir sonraki duruşmaya davacı vekilinin katılmadığı ve davalının da davayı takip etmediğini bildirmesi üzerine dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiş, 3 aylık süre zarfında yenileme olmadığından davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

“Davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine” şeklindeki ara karar yasal olmayıp, gider avansından tebligat masrafı alınarak davacı vekiline usulüne uygun tebligat yapılarak ya da UYAP üzerinden davacı vekiline duruşma günü bildirilerek davaya katılımına olanak sağlanıp hüküm kurulması gerekir.

Dosyanın incelenmesinde, davacı vekilinin mahkemeye sunduğu 16.05.2013 tarihli dilekçe ile 23.05.2013 günü yapılacak duruşmaya Antalya’da düzenlenecek seminer nedeniyle katılamayacağına dair mazeret sunduğu ve duruşma gününün de tarafına tebliğini istediği, mahkemece mazeretin kabulüne ve davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine karar verilerek duruşmanın 03.07.2013 tarihine bırakıldığı, bu tarihteki duruşmaya davacı vekilinin katılmadığı ve davalının da davayı takip etmediğini bildirmesi üzerine HMK 150. Maddesi uyarınca dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği, 3 aylık süre zarfında yenileme olmadığından mahkemece 30.10.2013 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

“Davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine” şeklindeki ara karar yasal olmayıp, gider avansından tebligat masrafı alınarak davacı vekiline usulüne uygun tebligat yapılarak ya da UYAP üzerinden davacı vekiline duruşma günü bildirilerek davaya katılımına olanak sağlanıp sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davacı yararına BOZULMASINA, HUMK’nun 440/III-2 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 12.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

723459

Konut Kredisi Sözleşmesinin Kefilleri Hakkında İcra Takibi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/13-1114 E.,2013/1041 K., 10.7.2013 Tarihli Kararı :

• Konut Kredisi Sözleşmesinin Kefilleri Hakkında Takip ( Davacı Bankanın Hem Kredi Sözleşmesine Hem İpotek Senedine Dayanarak Asıl Borçlu ve Müteselsil Kefiller Hakkında Takip Başlattığı – Kefiller Hakkında Her İki Takip Yolu da Seçilebileceği/Kefile Taşınmazın İpotekle Devredildiği )

• Kefil Hakkında Hem ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip hem de ilamsız takip başlatılması ( Davacı Bankanın Hem kredi Sözleşmesine Hem İpotek Senedine Dayanarak Başlattığı – Kefiller Hakkında Her İki Takip Yolu da Seçilebileceği )

• İPOTEĞİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLU İLE TAKİP ( İpotek Sadece Borçlu Lehine yada Kredi Sözleşmesindeki Borç İçin Verilmişse Kefilin Kendi Kefaletini Karşılamayan Arta Kalan Borç Miktarı İçin Tüm Alacak İçin Tahsilde Tekerrür Olmamak Kaydıyla Genel Haciz Yoluyla Takip Yapabileceği )

Özet     : Müşterek borçlu-müteselsil kefil, ipoteği kendi kefaletini de karşılayacak şekilde borca yetecek miktarda vermişse, alacaklı sadece İ.İ.K.’nun 45.maddesi göre, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Aksine olarak ipotek, sadece borçlu lehine yada kredi sözleşmesindeki borç için verilmişse kefilin kendi kefaletini karşılamayan arta kalan borç miktarı için alacaklı İ.İ.K.’nun 45.maddesine başvurma zorunluluğu olmadan, tüm alacak için tahsilde tekerrür olmamak kaydı ile genel haciz yoluyla takip yapabilir. Davalının ipotek resmi senedi ile sadece asıl borçlunun sorumluluğu için gayrimenkul ipoteği verdiği, daha sonra ipotekli taşınmazın müteselsil kefillerden asıl davanın davalısına ipotekle yükümlü olarak devir edildiği, asıl davanın davacısı bankanın ise hem kredi sözleşmesine, hem de ipotek senedine dayanarak, asıl borçlu ve müteselsil kefiller hakkında, icra takibi başlattığı uyuşmazlık konusu değildir. Davacı bankanın kefil olan davalılar hakkında her iki takip yolunu da seçmiş olmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır.

gezi-olaylari-tanidik-cikti

Sosyal Medyada Terör Örgütü Propagandası

SOSYAL MEDYADA TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASININ CEZASI 7.5 YILA KADAR HAPİS

Terör örgütü üyelerinin/destekçilerinin basında veya sosyal medyada “yüzü maskeli” fotoğraflarına mutlaka denk gelmişsinizdir.Bu maske aslında “meşru olmayan”  bir talep/amaç içinde olunduğunun da ilk emaresidir. Gayrimeşru davranış içerisinde olduklarının ve bu davranışlarının  hukuk devletinde bir yaptırımı olduğunun bilincindedirler , kendilerini gizlemek isterler.

Bu yönüyle baktığımızda ; “sosyal medyada çoğunlukla gerçek kimliğini gizlemek suretiyle , terör örgütü propagandası yapanlar da  bir nevi sosyal medyanın maskeli teröristleridir.” Gerçek kimlik ,kişisel sebeplerle  kullanıcı tarafından tercihen herkese açık yansıtılmayacak olsa dahi  sosyal paylaşım sitelerine üyelikte “kimlik onaylı giriş” fikrine “ulusal ve kişisel güvenlik” gerekçesiyle destek vermek artık bu çağın zorunluluğu…

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN YENİ PROPAGANDA ARACI SOSYAL MEDYA

Günümüzde yaygın olarak kullanılan başta Twitter ve Facebook olmak üzere sosyal medya araçlarını terör örgütlerinin adeta bir propaganda aracı olarak kullandığı “Sanal Terörizm” gerçeği ile yüz yüzeyiz. Terör örgütleri üyeleri/destekçileri aracılığıyla sosyal medyada propaganda yaparak  “- sınırlara bağlı kalmaksızın- ismen yayılma,algı oluşturma ve bünyelerine yeni üyeler kazandırma” amaçlarına yönelik sayısız paylaşımda bulunuyorlar.Bu paylaşımlar bir kısım sosyal medya kullanıcısında “öfke” yaratırken , bir kısmında ise “etkisi altına girme/alma” ile sonuçlanabilmektedir.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ , TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI MI ?

Sanıldığının aksine ifade özgürlüğü istenilen her şeyi ifade etme anlamı taşımamaktadır.Bunu “sınırlar dahilinde ifade etme özgürlüğü” olarak bilmekte fayda var.Ülkemize yönelik eleştirilerin en  başında  Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de yer alan “ifade özgürlüğüne  aykırı hareket ettiği eleştirisi” geliyor.Oysa ifade özgürlüğü tanımının yanı sıra kısıtlanabileceği hallerde yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde açıkça belirtilmektedir.Buna göre ;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ; “herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir” derken ; “ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için sınırlamalara, yaptırımlara bağlanabilir” demekle de sınırlarını çizmiştir.

Bu da şu anlama gelir ki ; ifade özgürlüğü kisvesi altında düşünce açıklayarak,tüm ulusların lanetlediği terör övülemez ve terör örgütlerinin propagandası yapılamaz.Şayet yapılırsa devlet ; “ulusal güvenlik,toprak bütünlüğü,kamu emniyeti ve kamu düzeni” gerekçeleri ile hukuki sınırlar çerçevesinde gerekli tedbirleri alabilir,kısıtlamalara gidebilir,cezai yaptırımlar uygulayabilir. Nefret saçan, şiddete davet eden veya şiddet kullanmayı özendiren ifade ve davranışlar kamu düzeni için somut tehlike oluşturduğundan ifade özgürlüğü koruma alanı dışında kalır.”

TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMANIN CEZASI “7.5 YILA KADAR HAPİS”

Bir terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde,verilecek ceza yarı oranında artırılır.

SANAL ORTAMDA TERÖRİZME KARŞI “DUYARLILIK”

Sanal ortamda terörizme karşı asıl sorumluluk ve gerekli/etkili önlemleri alma görevi sahada olduğu gibi öncelikle devlet organlarına düşmekte olup ayrı ve geniş kapsamlı bir değerlendirme gerektirmektedir.

Vatandaşa düşen ilk görev ise duyarlılıktır.Terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde paylaşımlar ile karşılaşıldığında içeriği paylaşan kullanıcı ile karşılıklı atışmaya girmek çözüm değildir.Gerçekten çözümün bir parçası olmak istiyorsak , suç içerikli paylaşımlar ve paylaşımları yapan sosyal medya hesapları hakkında , savcılığa veya Emniyet Müdürlüğüne başvurarak veya yakın süreçte hizmete sunulan https://www.egm.gov.tr/Sayfalar/Ihbar.aspx EGM Online İhbar seçeneğini kullanarak suç duyurusunda bulunmak daha çözüm odaklı bir davranış sayılabilir.

İhbarınız üzerine şayet sosyal medya hesabının kullanıcı bilgileri biliniyorsa/açıksa/anlaşılabiliyorsa , süreç çok daha hızlı ilerleyecek ve savcılık soruşturma kapsamında , şikayet edilen kullanıcıyı ifadeye çağırarak , savunmasını alacak,delillerle yeterli kanaat oluştuğunda da hakkında dava açacaktır.

Suç işleyen sosyal medya kullanıcısının kimliği açık değilse veya tespit edemiyorsanız dahi soruşturma mercilerince zaten tespit edilemeyeceği düşüncesine kapılmayın ve bu tür paylaşımları ilgili mercilere mutlaka bildirin.Bu yöndeki duyarlılık,talep ve  toplumsal bilinç arttıkça , devlet organlarının da siber suçlar yönünden suç ve suçluların tespiti ve cezalandırılmasına yönelik çalışmalarının hızlanacağı kanaatindeyim.

Terörle mücadelede başarıya ulaşmada ilk anahtar “devlet ve vatandaşın her platformda el ele mücadele” etmesidir.Buna çağımızın yeni savaş cephesi diyebileceğimiz “siber cephe” de dahildir  ve devlet  her cephede olduğu gibi siber cephede de tüm gücüyle var olmalıdır.

                                                                                                                       Avukat Selihan Dicle ŞİMŞEK

radar

“Uyarı Levhası Bulunmadan Radarla Hız Kontrolünde Ceza Verilemez”

YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ E. 2014/2954 K. 2014/14281 T. 8.7.2014

  • UYARI LEVHASI BULUNMADAN YAPILAN RADARLA HIZ KONTROLÜ (Radarla Hız Denetimi Yapılacak Yerlerde Sürücülerin Trafik İşaret Levhalarıyla Bilgilendirilmesinin Zorunlu Olduğu – Bilgilendirme Yapmadan Kural İhlali Yapmasını Beklemek Trafik Kurallarının Konuluş Amacına Uygun Olmadığı/Verilen İdari Yaptırımın Hukuka Aykırı Olacağı)
  • RADARLA HIZ DENETİMİ YAPILACAK YERLER (İlgili Yönerge Hükmü Uyarınca Karayolunun Hangi Kesiminde ve Hangi Sürelerde Yapılacağı Konularında Sürücülerin Her Şeyden Önce Trafik İşaret Levhalarıyla Bilgilendirilmesinin Zorunlu Olduğu – Bu Bilgilendirme Yapılmadan Verilen İdari Yaptırımın Hukuk Devleti İlkesiyle Bağdaşmadığı)
  • RADAR İÇİN UYARI İŞARETİ KONULMAMASI/CEZA KESİLEMEYECEĞİ (Yol Kullanıcılarına Ceza Vermek Amacıyla Bilgilendirme Yapmadan Kural İhlali Yapmasını Beklemenin Çağdaş Hukuk Devleti İlkeleri İle Bağdaşmayacağı )

ÖZET      : Uyuşmazlık 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde, bu denetimin yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulması konusunda herhangi bir hüküm yer almadığı halde radar işaretinin bulunmadığı ve gerekli yasal uyarıların usulüne uygun yapılmadığı” gerekçesiyle “idari yaptırım kararının kaldırılması” yönündeki Mahkeme hükmünün kanuna aykırı olduğuna ilişkindir.

Öncelikle kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla yapılması gereken trafik denetimlerini, yol kullanıcılarına ceza vermek amacıyla bilgilendirme yapmadan kural ihlali yapmasını beklemek, trafik kurallarının konuluş amacına uygun olmadığı gibi araç sürücülerine tuzak kurulması anlamına gelecektir ki bu durum, çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz ve kabul edilemez. Dolayısı ile Yargıtay C. Başsavcılığının kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmelidir.

kişisel

“Kişisel Veriler Kimlik Bilgilerinden İbaret Değildir”

 

“Kişisel Veriler Kimlik Bilgilerinden İbaret Değildir”

Son günlerde yaklaşık 50 milyon vatandaşımızın kimlik bilgilerinin ele geçirilerek herkese açık bir şekilde de yayınlandığının anlaşılması üzerine , hukuk dilinde sıklıkla kullanılan “kişisel veri” kavramı , herkes tarafından irdelenmeye başladı.Oysa ki “kişisel veri” dediğimiz şey yalnızca kimlik bilgilerimizden ibaret değildir.

İnsan olarak evrendeki yerimizi aldığımız andan itibaren , şahsımıza özgü verilerle donanmaya başlamaktayız.Ancak bilişim sistemlerinin  kullanılmaya başlanması ve yaygınlaşması sonrası,başka bir deyimle , insan yaşamının teknolojiye entegre olmasıyla önem ve problem teşkil etmeye başlamıştır.

Kişisel Veri Nedir ?

07.04.2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununda Kişisel Veri ; “Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır.

Kişisel Verilerimiz Nelerdir ?

Kimlik bilgileri,adres bilgileri,dini inanç, cinsel tercih, etnik köken, suç geçmişi, politik eğilim,kişisel özel aktivitelere ilişkin bilgiler,mali varlık,hisse ve hesaplar, borçlar,alış verişler, kredi kartlarına ilişkin veriler, kişinin nerede ve kimlerle bulunduğu,hastalıklar,hastane kayıtları ,e-posta  adresleri veya şifreleri ,siyasi tercihler,parmak izi,genetik bilgiler,kan grubu vs…”

Özetle kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevreyle paylaştığı kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilgidir.(Yargıtay 12.Ceza Dairesi)

Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme,Yayma,Ele Geçirmenin Cezası

Türk Ceza Kanunun 136.maddesi uyarınca ; kişisel verileri hukuka aykırı olarak vermenin,yaymanın ve ele geçirmenin cezası 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezasıdır.Bu suçu; kamu görevlisi,görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanarak veya kişi, belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanarak işlerse bu ceza yarı oranında artırılır.

Şayet kişisel verileri yayma suçunu oluşturan fiil , aynı zamanda kişinin onur,şeref ve saygınlığını rencide edecek bir şekilde gerçekleşmişse ; ayrıca Türk Ceza Kanununun 125.maddesi uyarınca “hakaret” suçundan da hüküm kurulabilir.

Kişisel Verileri Kaydetmenin “Halk Dilinde Fişlemenin” Cezası

Türk Ceza Kanunun 135.maddesi uyarınca Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir.Kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kaydeden kimse, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

Kanun lafzından anlaşılacağı üzere ; ilgili suçlar yönünden “hukuka aykırı şekilde” koşulu aranmaktadır.Bir kanun hükmünü yerine getirme ve ilgilinin rızası olması halinde suç oluşmamaktadır,bunlar hukuka uygunluk nedenlerindendir.

Kişisel Verinin “Sır” Olması Şartı Yoktur !

Suç tanımında kişisel verilerin bilgisayar ortamında veya kağıt üzerinde kayda alınması arasında bir ayrım gözetilmemiştir.Türk Ceza Kanunun 136. maddesinde tıpkı 135. maddesinde olduğu gibi korunan hukuki değer genel olarak kişilerin özel hayatı ve hayatın gizli alanı, özelde ise kişisel verilerdir. Bu düzenlemeler ile tüm kişisel veriler koruma altına alındığından kişisel verilerin mutlaka gizli olması zorunlu değildir. Gizli olmayan ve herkes tarafından bilinen kişisel veriler de hukuka aykırı eylemlere karşı korunmalıdır. Zira kişisel verilerin korunmasına ilişkin suçlarda korunan hukuki değer “sır” olmayıp, verinin ilgilisi olan kişinin kişilik haklarıdır.(Yargıtay Ceza Genel Kurulu)

Kişisel Verileriniz Çalınırsa Hukuki Başvuru Yolu

Kimlik bilgileri dahil her tür kişisel verileri; ele geçirilen,yayılan,kaydedilen kişiler ; Cumhuriyet Başsavcılıklarına başvurmak suretiyle şüphelilerin tespiti ve cezalandırılması için şikayette bulunabilirler.Türk Ceza Kanununun 139. Maddesi uyarınca , bu suçlar şikayete bağlı suç tipleri olmayıp resen kovuşturmada mümkündür.Yani suçun bizzat muhatabı olan kişi şikayetçi olmasa dahi kamu adına resen soruşturma başlatılabilir.Kaldı ki ; gündemde olduğu üzere 50 milyon kişiye ait kimlik bilgilerinin çalınması ve yayınlanması üzerine  Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı konuya ilişkin , bireylerin ayrı ayrı şikayeti olmasa da resen soruşturma başlatmıştır.

Tüm bu bahsettiklerimiz çerçevesinde diyebiliriz ki ; bir kişiye ait kimlik bilgilerini yaymakla ; bir kişinin “rızası dışında” telefon numarasını,etnik kökenini,siyasi tercihini herhangi bir şekilde yaymak arasında hiçbir fark yoktur,aynı suçtur,cezaları aynıdır.Oysa ki ; özellikle sosyal paylaşım sitelerinde bu tür bilgilerin bilinçsizce paylaşıldığını,bahis konusu yapıldığını sıklıkla görmekteyiz.Bir cezası olduğunu bilmeden suç işliyor olabilirseniz de “Ceza Kanununu bilmemek mazeret sayılmadığından” bir gün siz de , yapmış olduğunuz “sizce masum” bir paylaşımdan dolayı, bu suçun sanığı durumuna düşebilirsiniz…

(İlk yayınlanma www.bilgicagihaber.com , 11.04.2016)

                                                                                                                                       Av.Selihan Dicle ŞİMŞEK




435799998_1388143470

Sosyal Medya Alemi Sanal, Cezalar Gerçek

Sadece 10 yıl geriye gittiğimizde hayatımızda hiç olmayan,belki de o zamanın koşullarında hayal dünyamızda canlandırmamız dahi mümkün olmayan ve genel olarak adına “sosyal paylaşım siteleri” dediğimiz icat/araç hayatımıza girdi.Aslında yazılımları daha önce geliştirilmesine karşın özellikle facebook,twitter gibi sosyal medya araçlarının ; birbirine yakın tarihlerde  “etkin” hale getirilerek  bir projenin tüm dünyada aynı anda devreye sokulmuş olduğu fikri de hiç uzak bir ihtimal değil…

Continue reading “Sosyal Medya Alemi Sanal, Cezalar Gerçek”

şiddet

Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet ve Alınacak Tedbirler

4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanunun kabulünden sonra ,artık aile içi şiddet bir mahrem olmaktan çıkmıştır.TBMM 25.06.2005 tarihli ve 853 sayılı Araştırma Komisyonu’nun önerileri değerlendirilerek çıkarılan 2006/17 sayılı Başbakanlık Genelgesiyle de kadına yönelik aile içi şiddetin önlenmesi artık bir “ devlet politikası” haline gelmiştir.Bu kapsamda yapılan etkin çalışmalar sonucu , toplumumuzda aile şiddet mağduru kadınların sesi artık daha yüksek çıkmaktadır.

Kadına yönelik şiddet nedir ?

Şiddet deyince aklımıza ilk olarak “kaba kuvvet veya cismani acıya sebebiyet veren davranışların” anlaşılması muhtemeldir.Ancak genel olarak tanımlarsak şiddet ; “insanın maddi ve manevi varlığına zarar veren her türlü davranıştır.”

Kadına yönelik şiddet Uluslararası bir belgede ilk kez ; 1993 tarihinde Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddete Karşı Bildirgesi ile  tanımlanmıştır : “İster kamusal alanda,ister özel yaşamda meydana gelsin;kadının fiziksel,ruhsal,sosyal,cinsel ve ekonomik açıdan zarar görmesine,acı çekmesine neden olan,onurunu zedeleyen,temel hak ve özgürlüklerini kullanmasını engelleyerek,kadına ayrıştıran her tür eylemdir.”(Madde 1)

4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanunun  gerekçesine göre Aile İçi Şiddet “Aile içinde bir bireyin,diğer bir bireye yönelik fiziki,sözel ve duygusal kötü davranışları”olarak tanımlanmıştır.

Aile İçi Şiddet Türleri

Fiziksel Şiddet             : Şiddet denince akla ilk olarak “fiziksel şiddet” gelir.Ceza Kanunu kapsamında da suç olarak tanımlanmış ve cezai müeyyideye bağlanmıştır.Fiziksel Şiddetin “Öldürme,yumruk atma,tokat atma,tekme atma,kol bükme,boğaz sıkma,saç çekme,iple bağlama,sopa veya herhangi bir kesici,delici aletle dövme,zorla ırza geçme,vücutta sigara söndürme,kezzap veya kaynar suyla yakma,el ve ayaklarını ezme,sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlama,sağlık hizmetlerinden yararlanmayı engelleme,aç bırakmaya” dek uzanan çok geniş bir kapsama alanı vardır.Tüm bu hususlar Ceza Kanunu kapsamında suç olmakla birlikte , bir kısmı re’sen , bir kısmı ise kişinin şikayeti üzerine soruşturma ve kovuşturmaya tabidir.

Cinsel Şiddet                          : Kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin , kadına istemi dışında yöneltilen her türlü cinsel söz ve eylem cinsel şiddet olarak tanımlanmaktadır.Sanılanın aksine ; kadının eşi tarafından da, isteği dışında veya istemediği biçimlerde cinsel ilişkiye zorlanması da cinsel şiddettir ve yine Ceza Kanunumuz kapsamında suçtur.

Bununla birlikte “başkalarıyla cinsel ilişkiye zorlama,cinsel organlara zarar verme,çocuk doğurmaya veya doğurmamaya,kürtaja zorlama,zorla evlendirme,ileti yoluyla veya mektupla cinsel içerikli rahatsızlık verici davranışlar da” yine cinsel şiddet kapsamındadır.

Psikolojik Şiddet                    : Tehdit,hakaret,aşağılama,küçük düşürücü sözlerle hitap etme dışında ; toplumumuzda yaygın olarak görülen bir diğer psikolojik şiddet eğilimi de kadını özgürlüğünden yoksun bırakmaktır. “ Kadını eve kilitlemek,dışarı çıkmasına izin vermemek,diğer kişilerle iletişim kurmasını engellemek,bağırmak,çocuklarıyla görüştürmemek” de bu kapsamda sayılabilir.

Ekonomik Şiddet                    : “Kadının mallarını veya diğer gelirlerini elinden almak,ailenin ekonomik birikimine ilişkin bilgi vermemek ve ekonomik hususlarda kadının düşüncesini almadan karar vermek,çalışmasına izin vermemek ya da istemediği bir işte çalışmaya zorlamak,ziynet eşyalarını elinden almak” adı altında kısaca sunulan davranışların tümü ekonomik şiddete örnektir.Ekonomik şiddet;fiziksel şiddet gibi ani öfke patlamaları şeklinde açığa çıkmaz.Daha sistematik ve süreye yayılan şekilde kendini gösterir.Mağdurun bu tavrı algılaması ve davranışın şiddete dönüştüğünü tespiti zaman alır.

Aile İçi Şiddet Mağduru Kadın Hangi Yollara Başvurabilir ?

Aile içi şiddet olarak tanımlanan ve yukarıda sayılan tüm şiddet türleri ; ispatlanabildiği ölçüde geçerli birer boşanma sebebi sayılmakla birlikte , bir kısmının ceza kanunu kapsamında da suç oluşturduğunu belirtmiştik.Ancak ; asıl amaç kadının maruz kaldığı şiddete bir an önce son vermek ve bu amaçla da gerekli tedbirleri alabilmektir.Peki aile içi şiddete maruz kalan bir kadın hangi yollara başvurabilir  :

  • Sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca

 

  • Yaşadığınız yerdeki mülki amire (kaymakamlık ya da valiliğe) başvurabilirsiniz.Bu durumda şu koruyucu tedbirlere karar verilir:

-Kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara, bulunduğu yerde veya başka bir yerde uygun barınma yeri sağlanması.Geçici maddi yardım yapılması.
-Psikolojik, meslekî, hukukî ve sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi.
-Hayatî tehlikesinin bulunması hâlinde, ilgilinin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alınması.
-Gerekli olması hâlinde, korunan kişinin çocukları varsa çalışma yaşamına katılımını desteklemek üzere dört ay, kişinin çalışması hâlinde ise iki aylık süre ile sınırlı olmak kaydıyla, on altı yaşından büyükler için her yıl belirlenen aylık net asgari ücret tutarının yarısını geçmemek ve belgelendirilmek kaydıyla Bakanlık bütçesinin ilgili tertibinden karşılanmak suretiyle kreş imkânının sağlanması.
– Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde barınma yeri sağlanması ve geçici koruma altına alma tedbirleri ilgili kolluk (polis, jandarma) amirlerince de alınabilir.

  • En yakın Aile Mahkemesi, yaşadığınız yerde bu mahkeme yok ise Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz. Bu durumda şu koruyucu tedbirlere karar verilir:

-İşyerinin değiştirilmesi.
-Kişinin evli olması hâlinde müşterek yerleşim yerinden ayrı yerleşim yeri belirlenmesi.
-Türk Medenî Kanunundaki şartların varlığı hâlinde ve korunan kişinin talebi üzerine tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulması.
-Korunan kişi bakımından hayatî tehlikenin bulunması ve bu tehlikenin önlenmesi için diğer tedbirlerin yeterli olmayacağının anlaşılması hâlinde ve ilgilinin aydınlatılmış rızasına dayalı olarak Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesi.
* Ayrıca mahkeme tarafından şiddet uygulayanlara karşı şu önleyici tedbirlere de karar verilir:
-Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması.
-Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.
-Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.
-Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması.
-Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması.
-Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi.
-Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi.
-Bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etmesi.
– Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi.
-Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması.
-Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanması.
Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde (a), (b), (c) ve (d) bentlerinde yer alan tedbirler, ilgili kolluk amirlerince de alınabilir.


-Şiddet uygulayan, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise, nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla hâkim, şiddet mağdurunun yaşam düzeyini göz önünde bulundurarak talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.

Yüzlerce kadının; kanuni boşluk sebebiyle gerekli tedbirler alınmadığından ve seslerini duyuramadıklarından ölmesi ve bu sayının günden güne artmasıyla ; kadına karşı şiddetin önlenmesi , artık bir devlet politikası haline geldi.Belki yüzlerce kadın için geç kalındı ama alınan önlemlerle de belki yüzlerce kadın ölümden döndü.

Kanaatimce ; yalnızca devlet otoritesi ile ya da yargı erki şemsiyesi altında önlem alınması da ne yazık ki hiçbir zaman tam manasıyla çözüm olmayacak.Asıl önemli olan bu hususta  , toplumsal bilincin oluşması ve yerleşmesi…

“Kadını değersiz gören,kadına şiddet uygulayan ve kadını ötekileştiren zihniyet ne yazık ki ; bir kadının bedeninden ve ruhundan beslenip , hayat bulduğunun bilincinde bile değil.Olması dileğiyle…”

                                                                                                                              Avukat Selihan Dicle ŞİMŞEK