ÇEK

31.12.2017 Yürürlük Tarihli ‘ÇEK KANUNU DEĞİŞİKLİĞİ’

09.08.2016 tarih ve 29796 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 6728 sayılı “Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 61 ila 66.maddeleri ile Çek Kanunu’da değişiklikler yapılmıştır.61, 63, 64, 65, ve 66.maddeler kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe girmiş, yargılama usulüne ilişkin 62.madde ise 31.12.2017 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Kanun İle Çek Kanununda yapılan Değişiklikler   :

Halen karşılıksız çek keşide etme suçu, çekin ibraz tarihinden itibaren 6 ay içerisinde alacaklının yaptığı şikayetle savcılıklar tarafından bir suç soruşturmasına konu edilip, iddianame düzenlenmek suretiyle mahkemelerin önüne gitmektedir.

6718 sayılı kanunun 62. maddesi ile 31/12/2017 tarihinden itibaren alacaklının, savcılıklara müracaat etmeden doğrudan icra mahkemesine karşılıksız çekin ibraz tarihinden itibaren 3 aylık süre içinde şikayetiyle suçla ilgili kovuşturma başlayacaktır.

6718 sayılı kanunun 63. maddesi ile karşılıksız çek keşide etmek fiilinin yaptırımı adli para cezası olarak düzenlenmiştir. Çeki karşılıksız çıkan kişi hakkında, hamilin şikayeti üzerine, her bir çek yaprağı ilgili olarak, 1500 güne kadar adli para cezasına hükmolunacaktır.

6718 sayılı kanunun 62. maddesi ile düzenlenen, 4591 sayılı çek kanunun  5. maddesinin 10. fıkrasına göre suç nedeniyle ön ödeme, uzlaşma ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümler uygulanmayacaktır. İcra Mahkemesinin vereceği karar adli para cezası olacağından ve Türk Ceza Kanununa  göre adli para cezalarının ertelenmesi mümkün olmadığından ertelemeye ilişkin hükümler de uygulanmayacaktır. Ayrıca adli para cezalarının infazı ancak nakden mümkün olacak, ödenmemesi halinde kamuya yararlı işte çalışma kararı verilemeyerek doğrudan hapis cezasına çevrilecektir. Haklarında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı verilen kişiler (Şirket Yönetim Organı ve Ticaret Siciline Tescil Edilen Şirket Yetkilileri)  yasaklılıkları süresince sermaye şirketlerinin yönetim organlarında görev alamayacaklardır.

Şikayetçinin vazgeçmesi ya da karşılıksız çek bedelinin faiziyle birlikte tamamen ödenmesi halinde, devam eden dava düşecek, mahkumiyet hükmü verilmişse, hüküm tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılacağı gibi çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı da kendiliğinden kalkacaktır. Mahkûmiyet halinde cezanın infaz edilmesinden 3 yıl sonra ve her halde 10 yıl içinde yasağın kaldırılması talep edilebilir.

Bu kanun uyarınca karşılıksız çek keşide etmek eylemine ilişkin İcra İflas Kanun’un 347 vd. maddelerinde düzenlenen yargılama usulü uygulanacaktır. Örneğin; CMK da şikayet süresi altı ay olarak düzenlenmiş iken, çek hakkında karşılıksız işlemi yapıldıktan sonra icra mahkemesine yapılacak şikâyetin üç ay ve herhalde 1 yıl içerisinde yapılması gerekmektedir. Yine CMK ya göre, şikayete tabi bir suç müştekisinin duruşmayı takip etmemesi davanın düşmesine neden olmamaktayken, karşılıksız çek keşide etme eyleminden dolayı yapılacak duruşmayı alacaklının ya da vekilinin takip etmemesi halinde alacaklının şikayet hakkını kaybedeceği ve davanın düzenlenmiştir.

CMK uyarınca, suçun işlendiği yer mahkemesi yetkili iken, yapılan değişiklikle karşılıksız çek keşide etme fiilinden dolayı çekin tahsil için verildiği bankanın bulunduğu yer, çek hesabının açıldığı yer ya da şikayetçinin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Böylece karşılıksız çek suçunun şikâyetçisine yetki konusunda seçim hakkı tanınmaktadır. Mahkemece verilecek mahkûmiyet kararına karşı ilgililer istinaf kanun yoluna başvurabilmektedir.

Mahkemeler tarafından verilen çek hesabı açma ve çek düzenleme yasaklarına ilişkin kararlar UYAP sistemi aracılığıyla Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi sistemine iletilecek böylece anlık bilgi akışı sağlanacaktır.

CMK TASARI

CMK’DA ÖNEMLİ DEĞİŞİKLİKLER İÇEREN TASARININ KAPSAMI

CMK ve bazı kanunlarda Önemli Değişiklikler Öngören Tasarı Neleri Kapsıyor ?

Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair taslağın detayları önemli değişikler içeriyor.Buna göre Adalet Bakanı Sn.Bekir BOZDAĞ’ın 11.10.2016 tarihinde açıkladığı Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılan ve bazı maddeleri kamuoyuna yansıyan 54 maddelik kanun tasarısında yer alan yeni düzenlemeler de açığa çıktı.Yapılması planlanan bazı önemli değişiklikler şöyle:

SUÇTAN KAYNAKLANAN MALVARLIĞI DEĞERLERİNİ AKLAMA SUÇUNUN CEZASI ARTACAK

* TCK 282. Maddesinde düzenlenen “Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu”, Terörle Mücadele Kanunu 4. maddesinde öngörülen terör amacıyla işlenen suçlar kapsamına alınacak ve böylece bu suçun terör amacıyla işlenmesi halinde cezası ve infaz koşulları ağırlaşacak.

PATLAYICI MADDELERİN İZİNSİZ KULLANIMINA İLİŞKİN CEZALAR VE İNFAZ KOŞULLARI AĞIRLAŞACAK

*Patlayıcı maddelerin yapımında kullanılan malzemelerin izinsiz olarak bulundurulması veya kabul edilmesi suç olarak düzenlenecek.Cezasının alt sınırı 3 yıldan 4 yıla çıkartılacak.Suçun örgüt faaliyeti kapsamında işlenmesi halinde yarı oranı yerine bir kat artırım yapılacak.

*Çiftçiler vb. meslekler gübreyi bakanlığın koyduğu sınırlara göre kullanacak.Tarlanın büyüklüğünden çok gübre alınması, kentlerdeki gübre alımı gibi şüpheli durumlar incelenecek.Tarım Bakanlığı’nın koyduğu yasak ve sınırlara cezai müeyyide getirilmiş olacak.

TERÖR VE DARBEYE TEŞEBBÜS SUÇLULARI ASKERE TESLİM EDİLMEYECEK

*Terör ve darbeye teşebbüs suçlarından yakalanan asker kişiler emniyetin nezarethanesine konulacak, askere teslim edilmeyecek.Bu hususta 667 sayılı KHK m.6/1-b maddesinde yer verilmiştir.

BASİT YARALAMA SUÇUNDA TUTUKLAMA YAPILABİLECEK

*Mevcut yasada üst sınırı 2 yıla kadar olan suçlarda tutuklama yasağı var.Ancak vücut dokunulmazlığına karşı işlenen suçlarda tutuklama yasağı uygulanmayabilecek.Basit müessir fiil halinde dahi tutuklama kararı verilebilecek.

ÖRGÜT SUÇLARINDA TAHLİYE TALEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLME SÜRESİ 15 GÜN OLACAK

*Şüpheli veya sanığın tahliye talebi , CMK m.105’e göre üç gün içinde  değerlendirilmelidir.Tasarı ise örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlardan dolayı tutuklu olanların tahliye taleplerinin 3 gün yerine 15 gün içinde değerlendirilmesini öngörüyor.

KAÇAK KİŞİLERİN MALVARLIĞINA EL KONULABİLECEK

*Daha önce kaçak durumundakilerin malvarlığına el konulması gibi tedbirlere sadece mahkeme aşamasında karar veriliyordu. Yeni düzenlemeye yasalaşırsa,  bu tanım soruşturma aşamasında yapılabilecek. Tebligat ve gazete ilanıyla çağrı yapılmasından sonra kaçak tanımı yapılarak soruşturmaya devam edilecek ve kaçak kişinin malvarlığına el konulabilecek,işyerlerine kayyum atanabilecek.

Terör suçları dışında organ ve doku ticareti ile tefecilik suçlarını işleyenler için de aynı işlem uygulanabilecek.Mal varlığına el koyma tedbirine ağır ceza mahkemesi yerine sulh ceza hâkimi karar verebilecek.

KOLLUĞA İFADE ALMA YETKİSİ

*Şüphelinin aynı olayla ilgili yeniden ifadesinin alınması gerekirse; CMK 148 . madde uyarınca ifade alma işlemini cumhuriyet savcısı yapmaktayken ,  tasarıda  ifade alma işlemini doğrudan kolluk görevlilerinin yapabilmesine olanak tanınmaktadır.

*Azami tutukluluk süreleri dolmuş şüpheli veya sanıkların adli kontrol yükümlülüklerini ihlal etmeleri halinde yeniden tutuklanabilmeleri sağlanacak.

*İletişimin tespiti ve dinlenmesi, taşınmaza el koyma, teknik araçlarla izleme tedbirlerine sulh ceza mahkemesi karar verebilecek.

ARAMA VE ELKOYMA KARARLARINI SAVCILAR VEREBİLECEK,BİLGİSAYAR VE KÜTÜKLERİNE EL KONULABİLECEK

*Bilgisayarda arama ve el koymaya savcı doğrudan karar verebilecek.Mevcut düzenleme hakim kararıyla gerçekleşebileceğini ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde savcının karar verebilmesini içermektedir. Kopyalama işleminin uzun sürecek olması veya teknik zorlukların bulunması durumunda, bilgisayar ve kütüklerine el konulabilecek ve işlem tamamlandıktan sonra bu araçlar iade edilecek.

*Mevcut düzenlemeye göre sanığın veya katılanın duruşmada hazır ettiği tanığın dinlenmesi gerekmekteyken tasarıya göre ; Mahkemeler, sanığın tanık ve uzman kişi çağrılmasını davayı uzatmak için yaptığını tespit ederse bu talebi reddedebilecek.

ZORUNLU MÜDAFİİNİN DURUŞMAYI TERK ETMESİ HALİNDE YARGILAMAYA DEVAM EDİLEBİLECEK

*Sanığa zorunlu olarak tayin edilen avukat duruşmayı mazeretsiz terk ederse o duruşmanın devam edebilmesi için düzenleme yapılacak. Mevcut CMK 188.maddedeki düzenlemeye göre duruşmada zorunlu müdafiinin bulunması şarttır.

CİNSEL İSTİSMAR SUÇUNDA MAĞDURUN YAŞINA GÖRE KADEMELİ CEZA SİSTEMİ

*Türk Ceza Kanunun 103.Maddesinde düzenlenen ve yakın dönemde Anayasa Mahkemesi’nin yaptırımları yüksek bularak iptal ettiği çocukların cinsel istismara uğramasıyla ilgili suçlar için mağdurun yaşına göre kademeli ceza sistemi getirilecek.Mağdur 12 yaşından küçükse sarkıntılık suçunun alt sınırı 3 yıldan 5 yıla, tasaddi suçunun alt sınırı 8 yıldan 10 yıla, nitelikli cinsel istismar suçunun alt sınırı 16 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası verilecek.

DOLANDIRICILIK SUÇU UZLAŞMA KAPSAMINA ALINACAK

*Uzlaşma kapsamındaki suçlar genişleyecek ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulandığı suçlar da kapsama alınacak. Tehdit, hırsızlık ve dolandırıcılık suçları da uzlaşma kapsamında olacak.

NİTELİKLİ DOLANIDIRICILIK , ORGAN VE DOKU TİCARETİ SUÇLARINDA DA İLETİŞİMİN TESPİTİ YAPILABİLECEK

* İletişimin dinlenmesi tedbirini düzenleyen CMK’nın 135. maddesindeki katalog suçlar arasına, organ veya doku ticareti, nitelikli dolandırıcılık suçları da eklenerek ,düzenlemenin yasalaşması halinde bu suçlardan da dinleme yapılabilecek.

FUHUŞ REKLAMI AMAÇLI EYLEMLER CEZALANDIRILACAK

*Fuhuşun reklamını yapmak amacıyla hazırlanmış görüntü, yazı ve sözleri içeren ürünleri verme, dağıtma veya yayma eylemleri suç olarak düzenlenerek ilk defa yaptırıma bağlanıyor.1 yıldan 3 yıla kadar hapis, 200 günden 2 bin güne kadar adli para cezası öngörülüyor.

KUMAR İÇİN YER VE İMKAN SAĞLAMANIN CEZASI ARTIYOR

*Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama suçunun cezasında ve alt sınırında artışa gidilerek caydırıcılık hedefleniyor.Mevcut TCK 228.maddesi uyarınca 1 yıla kadar hapis ve adli para cezası öngörülmekteyken ; tasarıda alt sınırının bir yıla ve üst sınırının da üç yıla çıkarılması ve adli para cezası alt sınırının da 200 gün olarak belirlenmektedir.

CEZAEVLERİNDEN FİRARA YARDIM EDEN KİŞİLERE CEZA

*Ceza infaz kurumlarına veya tutukevlerine; firarı kolaylaştırıcı her türlü alet ve malzemeyi, her türlü saldırı ve savunma araçları ile yangın çıkarmaya yarayan malzemeyi, alkol içeren her türlü içeceği, kumar oynanmasına olanak sağlayan eşya ve malzemeyi, yeşil reçeteye tabi ilaçları, suç örgütlerini temsil eden yayın, afiş, pankart, resim, sembol, işaret, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını, ses ve görüntü almaya yarayan araçları, sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.

*Duruşmalar il sınırları içinde başka bir yerde yapılabilecek.Mevcut yasada ancak güvenlik gerekçesiyle ve  yargı hükmüyle davanın başka yere nakline karar verilebiliyor.

ÖRGÜTLÜ OLMAYAN UYUŞTURUCU TİCARETİ SUÇLARINDA DA GİZLİ SORUŞTURMACI

*Gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin hususları düzenleyen CMK 139. maddesindeki, “uyuşturucu” ibaresi, “örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu” şeklinde değiştiriliyor. Düzenleme yasalaşırsa bireysel olarak işlenen uyuşturucu ticareti suçlarında da gizli soruşturmacı görevlendirilebilecek.

YARGILAMANIN BAŞINDA İDDİANAMELERİN TAMAMI OKUNMAYACAK

*Ceza Davalarında duruşmanın başında iddianamenin okunması yerine isnada konu eylemler ve hukuki nitelemenin anlatılmasıyla yetinilecek.Geniş kapsamlı dava dosyalarında binlerce sayfalık iddianamenin okunarak yaşanan zaman kaybının önüne geçilmesi hedefleniyor.

İSTİNAF VE YARGITAY BAŞVURULURINDA PARASAL SINIRLAR DEĞİŞİYOR

*İstinaf kanun yoluna başvuru sınırı 1500 TL’den 7000 TL’ye; temyiz kanun yoluna başvuru sınırı 25000 TL’den 50000 TL’ye çıkarılacak.

*İcra ve İflas Kanununda, istinaf kanun yoluna başvuru sınırı 1000 TL’den 7000 TL’ye; temyiz kanun yoluna başvuru sınırı 10000 TL’den 50000 TL’ye çıkarılacak. İş Mahkemeleri Kanununda, istinaf kanun yoluna başvuru sınırı 1000TL’den 7000 TL’ye; temyiz kanun yoluna başvuru sınırı 5000 TL’den 50000 TL’ye çıkarılacak.

*Yargıtayın bozma kararları üzerine mahkeme ilk kararında direnirse, dosya Yargıtay Hukuk veya Ceza Genel Kurulu yerine ilgili daireye gidecek. Bu durum, ilgili daire ile mahkeme arasındaki uyuşmazlığın artık genel kurul tarafından çözülmeyeceği, yine ilgili dairenin kararına bırakılacağı anlamına geliyor.

*Adalet Bakanlığı bünyesinde Alternatif Çözüm Usulleri Daire Başkanlığı kurulacak.

Tasarının genel çerçevesine baktığımızda ; Kolluk,Savcılık ve Sulh Ceza Hakimliklerinin yetkilerinin arttırılmasını; soruşturma ve kovuşturma aşamalarının daha hızlı ilerleyebilmesi ile kasıtlı olarak yargılamanın sürüncemede bırakılmasına ilişkin girişimlerin önüne geçilebilmesini , özellikle terör suçlularının hareket alanının ilk aşamadan itibaren daraltılabilmesini ve bu amaçla hızlı adımlar atılabilmesini hedeflediğini söyleyebiliriz.

                                                                                                                                                  Avukat Selihan Dicle ŞİMŞEK

tw

KİTLESEL AYAKLANMALARDA SOSYAL MEDYA FAKTÖRÜ

Gezi Olayları,Arap Baharı ve Sanal Kaos

Teknolojinin hızla ilerlemesi kitlesel iletişim araçlarını da büyük bir değişime uğrattı.Bu değişimin birey ve toplum üzerindeki etkilerini sorgulamaya çok fazla  vaktimiz olmadı.Değişim o kadar hızlıydı ki sistemi kuranın öngördüğü üzere  sorgulamadan da ayak uydurmalıydık.Eski iletişim araçları ile genellikle monolog gerçekleşen iletişim sürecinin  klasik tanımlamasından ve amacından hızla kopmasıyla “interaktif, çok boyutlu ve karşılıklı anlık  etkileşim sağlayan” bir iletişim süreci başladı. Buna bağlı olarak günümüzde toplumu etkileyen birçok gelişme artık direkt olarak “sosyal medyadan” etkilenerek şekillenmeye başladı.

Sosyal medya kullanımında paylaşımda bulunan her birey eşit olduğundan  ve her bireye eşit koşullar sunulduğundan bireylerin kafasında sosyal medyanın demokrasi veya özgürlük alanı tezahürünün oluşması doğaldır. Bunda batının sosyal medyayı  “demokrasiyi yaygınlaştırıcı araçlar” olarak pazarlaması faktörünü de göz ardı etmemek gerekir. Bu sebepledir ki  siyasi otoritenin sosyal medya üzerinde  en ufak bir müdahalesi veya engellemesi toplumda demokrasi karşıtı , baskıcı otorite algısı yaratmaktadır.

 KİTLE “ETKİLEŞİM” ARACI OLARAK SOSYAL MEDYA

Sosyal medyayı yeni bir kitle iletişim aracı olarak tanımlamaktan ziyade günümüz koşullarında kullanım amacı dikkate alındığında “kitle etkileşim aracı” olarak tanımlamayı tercih ederim. Kaldı ki eski kitle iletişim araçlarından en büyük farkı da “kitleler arasında  iletişim ve bilgi akışı sağlayarak , anlık etkileşim ile toplum üzerinde harekete geçirme” gücünü barındırmasıdır.

Küreselleşmenin sınırları ortadan kaldırarak ortak, homojen bir dil, kültür ve toplum yaratma fikrine odaklandığı düşünüldüğünde , bu hedef ulus sınırlarının ötesinde bir örgütlenme gerektirmektedir. Bu sebeple sosyal medya araçlarının dünyanın her noktasındaki insanlara ulaşarak ve hatta insanların bilinç altına dokunarak küreselleşmeye giden yolda bir örgütlenme aracı olarak tasarlandığı rahatlıkla söyleyebiliriz.

ARAP BAHARINDA SOSYAL MEDYA FAKTÖRÜ

2011 yılının başlarında  başta Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan halk hareketlerinin örgütlenme ve iletişim aracı olarak sosyal medya araçlarından yararlanılmasının ardından sosyal medyanın tasarlanma amacının da ifşa olmaya başladığını söyleyebiliriz.

Aslında dünyanın birçok yerinde meydana gelen bu tür kitlesel hareketlenmeler sosyal medya ile ortaya çıkmadı ama ilk kıvılcımla geniş kitlelere yayılmasında önemli bir araç işlevi gördü. Radyo, gazete, el ilanı imkanının olmadığı yerlerde “fısıltı gazetesi” devreye girdi. Klavye başında kasıtlı ve bilinçli olarak insanları ayaklanmaya sürükleyecek, linç psikolojisi yaratacak gerçekliği dahi tartışılır  bilgi ve görüntüler hazırlandı, plan işlemeye başladı.

Arap Baharı olarak adlandırılan ve Tunus’ta başlayan süreç 17 Aralık 2010’da 26 yaşındaki bilgisayar mühendisi Muhammed Buazizi’nin bir arabaya doldurduğu sebze meyveyi satarken zabıtalara yakalanması ve mallarına el konan gence zabıtanın tokat atması sonucu, Buazizi’nin bunu protesto için valiliğin önünde kendini yakması ve ölmesi ile başladı.Bu olayı takip eden günlerde sosyal medya üzerinden hızla yayılan ayaklanma sürecinde halk sosyal medya üzerinden birbirlerine çağrıda bulunmuş, bir sonraki protestonun nerede, ne zaman, nasıl olacağını birbirleriyle paylaşmış ve yaptıkları protestoların video ve fotoğraflarını Twitter, Facebook ve Youtube gibi mecralar üzerinden paylaşmışlardır .Örneğin Yotube’da ayaklanmalar başladıktan sonra ki 18 gün içinde ayaklanmaların başladığı kent ile ilgili 30.000 video paylaşımı yapıldı. Arap Baharının kitlesel niteliğe dönüşmesinde ve diğer ülkelere hızla yayılmasında teknolojinin etkisi göz ardı edilemez. Özellikle Tunus ve Mısır’da internet, siyasete ivme kazandıran işleviyle ön plana çıkmıştır. Facebook, Twitter, Youtube ve benzeri sosyal ağların kullanımının yaygınlaşması ile Arap toplumları daha fazla paylaşımda bulunmaya başlamış, halklar arasındaki fiziki sınırlar tüm etkisini kaybetmiştir .Arap Baharı sürecinde sosyal medya önemli roller üstlenmişse de bu her ülkede benzer etkide olmamıştır. İlk olarak Tunus’ta başlayan ayaklanmalar Cezayir, Lübnan, Ürdün, Sudan, Umman, Yemen, Suudi Arabistan, Cibuti, Fas, Bahreyn, İran, Irak, Suriye, Kuveyt ve Libya dahil bir çok ülkeye de sıçramıştır. Sonuç: Etkili olduğu ülkelerde yeniden şekillendirilen sınırlar ve yüz binlerce ölüm(ne yazık ki devam ediyor…)

SOSYAL MEDYA “SEBEP DEĞİL ARAÇ”

Evet  belki  bütün bunların sebebi sosyal medya değildi ama sosyal medya aracı olmasaydı bir çok ülkede milyonlarca insanın aynı zaman diliminde örgütlenmesi ve ayaklanması da mümkün olmayacaktı. Başta da dediğimiz gibi oyun kurucu tüm oyunu “küreselleşme ve tek yönetici güç” üzerine kurarken en büyük silahı her ülkenin yapısal analizine göre toplumda farklılıklardan doğan çatışmalarla kaos ortamı yaratmak ve kaos ortamından faydalanarak ülkeleri dizayn etmek üzerine kurmuştur. İşte bu noktada da ; “örgütleme” “ayaklandırma” ve “isyan ettirme” bunun ilk aşaması ise araç bellidir, sosyal medya…

NEDEN HEP ORTADOĞU ?

“Kanallara çıkan bir takım analistler, sosyal ağların artık demokrasiden uzaklaşan yönetimleri hizaya getirecek kadar güçlendiğini heyecanla anlatıyordu. Programlarda atılan başlıklar ise şöyleydi : “SOSYAL MEDYA DEVRİMLERİ” , FACEBOOK VE TWİTTER DİKTATÖRLERİ DEVİRİYOR” vs. vs.

İnternetin doğasından bihaber sunucuların biri bile çıkıp “İnternet küresel bir ağ yapısı ama bu halk hareketleri neden sadece Ortadoğu’da gelişiyor neden Çin veya Afrika’daki bir diktatörlüğü yıkacak güçte değil bu sosyal medya ? sorularından birisini dahi sormadı.” (Polat,2011:31)

GEZİ PARKI OLAYLARINDA SOSYAL MEDYA FAKTÖRÜ

Küreselleşmenin toplumsal hareketleri ve isyanları  bile aynılaştırması , isyanların bile küresel olarak pazarlanması  sürecini üretmektedir. Gezi Parkı olaylarının başlangıcında öne sürülen sebep  kesilen ağaçlar için mücadeleydi. Taksim Meydanında, çoğu gerçeği yansıtmayan ancak insanlarda öfke yaratacak  görüntüler öyle hızlı bir şekilde sanal ortamda yayıldı ki öfke bir anda katlandı ve ‘SANAL KAOS’ başladı. Sosyal medyanın sınırsız gücü ile örgütlenen insanlar / gruplar oldukça hızlı bir şekilde organize olarak, bu gibi durumlara pek alışık olmayan ve hazırlıksız yakalanan devlet otoritesini zaafa uğratmaya çalıştı.

 

Gezi Parkı sürecinde ilk göze çarpan  Türkiye’deki aktif  Twitter kullanıcı sayısındaki muazzam artıştır.Gösterilerin yoğun olarak yaşandığı 29 Mayıs tarihinden 10 Hazirana kadar olan zaman diliminde Türkiye’deki aktif  Twitter kullanıcısındaki artış grafikte de görülmektedir.”BU OLAYLARA KADAR 1,8 MİLYON OLAN TWİTTER KULLANICI SAYISI OLAYLARIN ÇIKMASI İLE YAKLAŞIK 10 MİLYONA YÜKSELMİŞTİR.” Olaylarda en büyük bilgi trafiği Twitter üzerinden gerçekleşmiştir. Ülke bazından incelersek Gezi parkı ile ilgili atılan tweetlerin %70’i Türkiye içerisinden, %30’unun ise farklı ülkelerden atıldığı göze çarpmıştır. Mesajların dağılım oranına göre ise Türkiye’yi Almanya, İngiltere, Kanada ve Hollanda takip etmiştir.


Gezi Parkı olayları sürecinde en çok kullanılan ve Türkiye de birçok kez en çok konuşulanlar listesine giren  #direngezi etiketi 27 Mayıs itibari ile yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış 31 Mayıs -2 Haziran tarihleri arasında Türkiye’nin en kalabalık şehirleri olan İstanbul, Ankara ve İzmir’de ciddi anlamda ivme kazanmıştır. Sürecin en popüler etiketi olan #direngezi 31 Mayıs-8 Haziran tarihleri arasında tüm Türkiye’ye yayılmış, 12 Haziran tarihinde de en geniş yelpazeye ulaşmıştır. Gezi Parkı gösterilerinde sosyal medya platformları göstericiler tarafından etkin bir şekilde kullanılmıştır.

 Gezi Parkı olaylarının şiddet dönüşmesinde marjinal sol grupların ve bazı medya organlarının yaptıkları planlı kara propaganda  etkili olmuşsa da  sanat camiasından eylemlere katılan ünlülerin olması , bazı sivil toplum kuruluşlarının yazılı, görsel ve sosyal medya üzerinden vatandaşları Gezi Parkına çağırarak olayların büyümesinde önemli bir rol oynadıkları görülmüştür. Özellikle Twitter ve Facebook üzerinden kamu düzenini tehdit eden çağrılar yapılmış ve bu çağrılara uyarak toplanan gruplar kamu düzenine ve güvenliğine büyük  zararlar vermişlerdir.( “Social Media and Riots: Case Study of Gezi Park Demonstration”Fuat Altunbaş)

İlk bakışta masumca başlamış gibi görünen  ve sosyal medyanın da etkisiyle hızla yayılan  bu sürecin; birçok ülkeyi geri dönülemez bir kaosa ve hatta parçalanmaya sürüklediği göz önüne alındığında ( tüm hazırlıksızlığına rağmen Türkiye’nin üstesinden gelmeyi (zararsız bir şekilde  olmasa da ) başardığını  söylemek mümkün. Ancak diğer taraftan da gerektiğinde kullanılmak üzere bir “yöntem” insanların bilincine yerleştirildi ve provası yapıldı. Belirli aralıklarla da denendiğine şahit olmaktayız , olacağız da…

Sonuç olarak sosyal medyanın yalnızca bir kitlesel iletişim aracı olarak ortaya çıkmadığı aslında tüm açıklığıyla ortada…Ancak bireysel olarak kontrol ve tercihin bizde olduğunu unutmamak gerekir. Hangi amaçla kullanıcılarla buluşturulmuş olursa olsun bilinmesi gereken , sosyal medyanın bir araç olduğu ve bu aracı kullanım amacını bizim belirleyebilme özgürlüğümüzün olduğudur. Bireysel olarak zarar getirecek değil, fayda sağlayacak  şekilde kullanım “ölçümüz” olmalıdır.Diğer taraftan da benzer durumlara karşın siyasi otoritenin alması gereken önlemlerin somutlaştırılması ve sınırlarının çizilmesi gerekmekteyse de ; Ülkemizde suç oluşturan bir eylemin , başka bir ülkede  suç olarak tanımlanmadığı ve Google, Yahoo, Facebook, Skype, Hotmail, Twitter, Youtube gibi internet ortamında yaygın olarak kullanılan yer sağlayıcı firmaların merkezlerinin de Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunduğu dikkate alındığında ,  alınacak önlemlere ilişkin çalışmaların Uluslararası Platforma taşınması gerektiği gerçeği de göz ardı edilemez.

                                                                                                                        Avukat Selihan Dicle ŞİMŞEK

**İlk yayınlanma : http://www.bilgicagihaber.com/yazi/kitlesel-ayaklanmalarda-sosyal-medya-faktoru-28

723459

“Eşin Açık Rızası Bulunmadıkça Aile Konutu Devredilemez,İpotek Tesis Edilemez”

     Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E. 2015/7908 K. 2015/21532 18.11.2015 Tarihli Kararı

  • İPOTEK İŞLEMİNE DİĞER EŞİN AÇIK RIZASI ( 4721 S.K. 194. Maddesi gereğince eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı gereği eşlerin hukuki işlem özgürlüğünün “Aile Birliğinin Korunması” amacıyla sınırlandırıldığı/eşlerden biri diğer eşin”Açık Rızası Bulunmadıkça” Aile Konutu İle İlgili Kira Sözleşmesini Feshedemeyeceği Aile Konutunu Devredemeyeceği ve Aile Konutu Üzerindeki Hakları Sınırlayamayacağı ) 4721/m.193,194/1

ÖZET : Dava, aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması ve taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulması istemlerine ilişkindir. Eşlerden biri diğer eşin “açık rızası bulunmadıkça” aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Her ne kadar ipotek doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyorsa da, hak sahibi eşin  kötüniyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin “açık rızası” şarttır. Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, davalı banka, bu işlem sırasında davacı kadının verdiği iddia edilen muvafakatnamedeki imzanın kadına ait olduğunu kesin olarak ispat edememiştir.Eşin “açık rızası” alınmadan yapılan işlemin “geçerli olduğunu” kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin “açık rızası alınmadan” yapılan işlemin “geçersiz olduğunu” kabul etmek zorunludur. Mahkemece aile konutu şerhi ve ipoteğin kaldırılması davalarının kabulüne karar verilmesi gerekirken, ret hükmü kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Zira dava konusu taşınmaz şerh konulmasa dahi aile konutudur. Eş söyleyişle şerh konulduğu için aile konutu olmamakta aksine aile konutu olduğu için şerh konulabilmektedir. Bu nedenle aile konutu şerhi konulduğunda, konulan şerh “kurucu” değil “açıklayıcı“ şerh özelliğini taşımaktadır.

Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, “emredici” niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir ( Mustafa Alper GÜMÜŞ, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; Vedat Kitapçılık, İstanbul 2007, Birinci Basıdan İkinci Tıpkı Bası, s. 41-42 ).

nufus-250x184

Türk Vatandaşlığının Kaybedilmesi ve Koşulları

TÜRK VATANDAŞLIĞINDAN ÇIKMA

Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyen kişilere aşağıdaki şartları taşımaları halinde Bakanlıkça çıkma izni veya çıkma belgesi verilebilir.

a) Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak.

b) Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmış olmak veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler bulunmak.

c) Herhangi bir suç veya askerlik hizmeti nedeniyle aranan kişilerden olmamak.

ç) Hakkında herhangi bir mali ve cezai tahdit bulunmamak.

TÜRK VATANDAŞLIĞINI KAYBETTİRME

Aşağıda belirtilen eylemlerde bulundukları resmi makamlarca tespit edilen kişilerin Türk vatandaşlığı Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile kaybettirilebilir.

a) Yabancı bir devletin, Türkiye’nin menfaatlerine uymayan herhangi bir hizmetinde bulunup da bu görevi bırakmaları kendilerine yurt dışında dış temsilcilikler, yurt içinde ise mülki idare amirleri tarafından bildirilmesine rağmen, üç aydan az olmamak üzere verilecek uygun bir süre içerisinde kendi istekleri ile bu görevi bırakmayanlar.

b) Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletin her türlü hizmetinde Bakanlar Kurulunun izni olmaksızın kendi istekleriyle çalışmaya devam edenler.

c) İzin almaksızın yabancı bir devlet hizmetinde gönüllü olarak askerlik yapanlar.

TÜRK VATANDAŞLIĞININ SEÇME HAKKI İLE KAYBI

Aşağıda durumları belirtilenler, ergin olmalarından itibaren üç yıl içinde Türk vatandaşlığından ayrılabilirler.

a) Ana ya da babadan dolayı soy bağı nedeniyle doğumla Türk vatandaşı olanlardan yabancı ana veya babanın vatandaşlığını doğumla veya sonradan kazananlar.

b) Ana ya da babadan dolayı soy bağı nedeniyle Türk vatandaşı olanlardan doğum yeri esasına göre yabancı bir devlet vatandaşlığını kazananlar.

c) Evlat edinilme yoluyla Türk vatandaşlığını kazananlar.

ç) Doğum yeri esasına göre Türk vatandaşı oldukları halde, sonradan yabancı ana veya babasının vatandaşlığını kazananlar

d) Herhangi bir şekilde Türk vatandaşlığını kazanmış ana veya babaya bağlı olarak Türk vatandaşlığını kazananlar.

Yukarıdaki hükümler gereğince vatandaşlığın kaybı ilgiliyi vatansız kılacak ise seçme hakkı kullanılamaz.

d62d0e4b-36fe-4109-825a-79fc9dc4fb2d

Alman Meclisi “Sözde” Ermeni Soykırımı Kararı (Tam Metni)

“Alman Federal Meclisinin Kararı Yargı Yetkisi Gaspıdır”

Sözde Ermeni Soykırımı olarak tarihe geçirilmek istenen olay ; Osmanlı İmparatorluğu ile Alman İmparatorluğu’nun müttefik oldukları 1.Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı Devleti yurttaşı bazı Ermenilerin, İhtilalci Komiteler oluşturarak, Çarlık Rusya’sının da desteği ile askeri ve sivil halka karşı artan saldırıları ve yaptıkları katliamlar nedeniyle hükümet tarafından zorunlu göçe tabi tutulmalarından ibarettir.Bu da soykırım değil, savaş halidir ve meşru müdafaadır.

Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altındaki topraklarda yaşayan tüm Ermeniler değil sadece saldırıların ve katliamların ağırlıklı olarak yaşandığı Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan ve Ruslar’ın da destekleri ve hatta bizzat katılmalarıyla oluşturulan saldırı birlikleri’ vasıtasıyla katliam yapan Ermeni çetecilerin katliam yaptıkları­ bölgelerdeki Ermeniler hem devletin hem kendilerinin güvenliklerinin sağlanması kaygısıyla zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Yani amaç, Ermenilerin yok edilmeleri asla değildir; Osmanlı Devleti’nin kendini savunma ihtiyacıdır; vatan savunmasıdır. Sorumluluğu, Ermenilerle birlikte büyük ölçüde, Ermeni çetelerini silahlandırarak 1914 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan, saldırtan Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerdir. İstanbul, İzmir, Bursa gibi ülkenin batı bölgeleri tehcir kararından etkilenmemiştir. Bu durum genel bir tehcirin söz konusu olmadığının ve Ermenilerin yok edilmesi gibi planların bulunmadığının önemli bir göstergesidir.

Türk arşivlerinde bulunan tüm belgeler aleniyken ; Ermenistan ise, arşivlerini ısrarla kapalı tutmaya devam etmektedir.

“Soykırım kelimesi; 9 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla” meydana gelen suçları tanımlamaktadır. 1915 olayları için; yani ‘Osmanlı’da Ermenilerin Doğu ve İç Anadolu’dan Suriye’ye tehcir edilmesi’ olayı için bu sözleşme hükümlerinin uygulanması, hukuken mümkün değildir; nitekim 100 yıldır araştırılmasına ve tartışılmasına rağmen, yasal dayanaktan yoksun olduğu için bu güne kadar ‘sözde’ Ermeni soykırımı, hiçbir mahkeme tarafından tespit edilememiştir.

 Bu noktada; İsviçre Konfederasyonu aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan ve AİHM’in 2. Dairesi tarafından 17 Aralık 2013 tarihinde açıklanan Perinçek/İsviçre davası kararı ile yine AİHM Büyük Daire’nin aynı konuda aldığı ve 15 Ekim 2015 tarihinde açıkladığı 27510/08 sayılı (Perinçek/İsviçre davası) kararına göre; soykırım suçunun varlığına, ancak eylemin yapıldığı ülkenin yetkili ceza mahkemesi veya yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesi (Lahey Adalet Divanı) karar verebilir. Gene anılan kararlara göre; 1915 olaylarına ilişkin olarak yetkili olan Türk mahkemeleri ve Lahey Adalet Divanı’dır ve münhasıran yetkili olan bu mahkemeler tarafından alınmış hiçbir karar yoktur; böyle bir kararın alınması da mümkün değildir; zira anılan BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, sadece yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylar için geçerlidir; o tarihten önceki olaylara uygulanamaz. Ayrıca  AİHM 2. Dairesi ve AİHM Büyük Dairesi’nin Perinçek-İsviçre Davasında verdiği kararla ‘yetkili ceza mahkemeleri dışındaki yargı kurumlarının, parlamentoların, hükümetlerin, akademik kuruluşların 1915 olayları konusunda “soykırım” kararı veremeyeceklerine hükmedilmiştir.(TBB/Alman Barolar Birliği Başkanlığı yazışma metni içeriği)

Özetle; Alman Federal Meclisi yargı yetkisini gasp ederek  dayanak AİHM kararlarına aykırı şekilde , hukuki dayanaktan yoksun yalnızca siyasi bir girişim olarak adlandırılabilecek bir kararla  aşağıda tam metni bulunan tasarıyı onaylamıştır.

Kararın gerekçe kısmında da belirtildiği üzere ; “Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapmış Alman büyükelçi ve konsolosların raporlarının dayanak yapılarak” bu kararın alınması ise başlı başına kararın tek taraflı , dayanaktan yoksun bir girişim olduğunun göstergesidir.

                                                        -ONAYLANAN TASARI METNİ-

CDU/CSU, SPD ve Birlik 90/Yeşiller’in Alman Meclis’ine sunduğu tasarı önergesi

1915-1916 döneminde Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara dönük soykırımı hatırlama ve anma

  1. Almanya Federal Meclisi şu noktaları saptar:

Almanya Federal Meclisi, yüzyıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan, Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara yönelik tehcir ve katliamların kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğilir. Parlamento, o dönemin Jöntürk  yönetimi tarafından yapılan ve Osmanlı İmparatorluğu  içerisindeki Ermenilerin neredeyse tamamen yok edilmesine sebebiyet veren eylemlerinin yasını tutar. Aynı dönemde keza başka Hıristiyan toplulukların mensupları, özellikle de Süryani ve Keldaniler de tehcir ve katliamlara maruz kalmıştı.

O dönemin Jöntürk rejiminin emriyle 24 Nisan 1915’te  İstanbul’da bir milyonu aşkın etnik Ermeni’nin planlı tehcir ve yok ediliş süreci başladı. Bu insanların kaderi kitlesel imha, etnik temizlik, tehcir ve evet soykırımlar tarihi açısından örnek teşkil eder ve 20. yüzyıl da dehşet verici bir şekilde bütün bunlardan müteşekkildir. Bunun yanı sıra Almanya’nın suçlu ve sorumlu olduğu Holokost’un biricikliğinin de bilincindeyiz.

Federal Meclis, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri baş müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun  Ermenilerin organize bir şekilde tehcir ve yok edilişine ilişkin Alman diplomatlar ve misyonerler aracılığıyla da gelen açık bilgilere karşın insanlığa karşı bu cürmü durdurmaya çalışmayarak oynadığı yüz kızartıcı rolden ötürü elem içindedir. Almanya Federal Meclisi’nin bu noktadaki anması yeryüzünün en eski Hıristiyan ulusuna karşı saygısının da bir ifadesidir.

Almanya Federal Meclisi 2005 yılındaki kurbanların anılması, aynı zamanda tarihle yüzleşme ve Türklerle Ermenilerin barışına katkı amacını taşıyan kararını (No: 15/5689) güçlendirmektedir.

Bütün partilerin konuşmacıları 24 Nisan 2015’te, yüzüncü yıl anmasında, Almanya Federal Meclisi’ndeki tartışmalar sırasında ve özellikle de bu tartışmadan bir akşam önce Cumhurbaşkanı bizzat, Ermenilere yönelik soykırımı lanetlemiş, kurbanları anmış ve barışma çağrısında bulunmuştur.  Alman İmparatorluğu’nun da bu olaylarda suç ortaklığı vardır.

Federal Meclis, Almanya’nın özel tarihi sorumluluğunu kabul eder.  Türkleri ve Ermenileri geçmişin mezarları üzerinden birlikte barış ve anlayış yolu arayışı konusunda desteklemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Bu barışma süreci, geçtiğimiz yıllarda tökezlemiştir ve acilen yeniden hareketlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır.

Almanya Federal Meclisi, bu vesileyle sadece tasavvur edilemez vahşilikteki cinayetlerin kurbanlarını değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu içerisinde, yüzyıl önceki güç koşullar ve o dönemin yönetimlerine karşı farklı yollarla Ermeni kadın, çocuk ve erkeklerin kurtarılması için mücadele eden insanları da saygıyla anar.

Bugün Almanya’nın okul, üniversite ve siyaset eğitiminin içerisinde müfredat ve ders kitaplarına 20. yüzyılın etnik çatışmalar tarihiyle yüzleşilmesi çerçevesinde Ermenilerin tehciri ve yok edilişini de dahil etme ve gelecek kuşaklara aktarma görevi bulunmaktadır. Bu noktada özellikle eyaletlere önemli bir rol düşmektedir.

Almanya Parlamentosu katliam ve tehcir kurbanlarının Almanya’nın rolü bağlamında anılmasının ve ülkesindeki Türk ve Ermeni kökenli yurttaşları arasında arabuluculuk yapmasının entegrasyona ve bir arada barış içinde yaşama da katkı sağlayacağı görüşündedir.

Almanya Federal Meclisi, Ermenilere yönelik cürümlerin araştırılması ve Ermenilerle Türklerin barışmasını hedefleyen Türkiye’deki bilim, sivil toplum, sanat ve kültür alanlarındaki bütün girişim ve katkıları memnuniyetle karşılamaktadır.

Almanya Federal Meclisi, kendi hükümetini de Ermenilere yönelik tehcir ve katliamların araştırılması konusuna dikkatini yöneltmeye teşvik eder. Yine Alman Parlamentosu bu sorunun çözümüne  yardım ve destek sağlayacak her türlü girişimi memnuniyetle karşılar.

Almanya’nın kendi tarihi tecrübesi, bir toplum için tarihinin karanlık sayfalarını ele almanın ne derece zor olduğunu göstermiştir. Öte yandan tarihin dürüstçe ele alınması hem toplum içerisinde hem de başkalarıyla barışmanın en önemli temelidir. Bu noktada faillerin suçları ile bugün yaşayanların sorumluluğu arasında ayrım yapmak gerekir. Geçmişin anılması bizi ayrıca nefret ve yıkımın insanları ve halkları tekrar tekrar tehdit etmesi noktasında uyanık olma ve bu durumu önleme konusunda da uyarır.

Almanya Federal Meclisi, Ermenistan ve Türkiye’den temsilcilerin geçmişi hatırlama ve devletler arası ilişkilerin normalleşmesi yönünde 2005’ten bu yana adım atma çabalarını dikkatle gözlemektedir. Ancak iki devlet arasındaki ilişki halen gergindir ve karşılıklı şüphe barındırmaktadır. Almanya, Türkleri ve Ermenileri birbirilerine yakınlaştırmak konusunda desteklemelidir. Tarihin yapıcı bir şekilde ele alınması bugün ve gelecekte anlayışın temeli açısından kaçınılmazdır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki gerilimin azaltılması, ilişkinin normalleştirilmesi aynı zamanda Kafkas bölgesi için de önem arz etmektedir. Almanya bu noktada AB komşuluk politikaları çerçevesinde  Alman-Ermeni-Türk ilişkileri içerisindeki tarihi rolü dolayısıyla kendisinde özel bir sorumluluk görmektedir.

  1. Federal Meclis, hükümeti şu noktalarda göreve çağırmaktadır:

– Almanya Federal Meclisi’ndeki, 100. yıldönümüne denk gelen 24 Nisan 2015’teki tartışmanın ruhuna uygun olarak 1915-1916 döneminde Ermenilerin tercihi ve nerdeyse topyekûn imhası, keza Alman İmparatorluğu’nun rolü konusunda geniş ve kamuya açık bir yüzleşmeye katkı sağlamak.

– Türkiye tarafını, o dönemin tehcir ve katliamları ile açık bir şekilde yüzleşmeye teşvik etmek ve böylelikle Ermeni halkı ile barışmak için gereken zeminin temelini atmak.

– Geçmişin ele alınması aracılığıyla Türkler ve Ermeniler arasında yakınlaşma, barışma ve tarihi suçun affının sağlanması konusunda çalışmaya devam etmek.

– Türklerle Ermeniler arasında görüş alışverişi, yakınlaşma ve tarihin incelenmesine katkı sağlayacak Türkiye’deki ve Ermenistan’daki bilim, sivil toplum ve kültür etkinliklerini desteklemeye ve eldeki tahsisat çerçevesinde maddi katkı sağlamaya devam etmek.

– Barışmanın ve Türk-Ermeni ilişkilerinin fazlasıyla gecikmiş iyileştirilmesi çalışmasının ilk adımı olarak Türkiye ve Ermenistan’ın tarihi olaylarla yüzleşmesini aktif bir şekilde desteklemek; örneğin biliminsanları için burs sağlamak ya da her iki ülkeden tarihin aydınlatılması ve barışma amacıyla çalışan sivil toplum örgütlerine yardımcı olmak.

– Türk ve Ermenistanlı hükümet yetkililerini, iki ülkenin devletler arası ilişkilerine yönelik hali hazırda donmuş durumda bulunan normalleşme sürecini ilerletmeye teşvik etmek.

– Türkiye ve Ermenistan hükümetlerini 2009’da imzalanan ve tarihi bilimsel yöntemle ele alacak bir komisyonun kurulması, diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması ve ortak sınırın açılmasını öngören protokolün onayı için ikna etmek.

– Türkiye Cumhuriyeti’nde yakın zamanda başlayan Ermeni mirasının korunması  girişimlerinin devamı ve artması için çaba harcamak.

– Mali imkânlar çerçevesinde Almanya içerisinde 1915/16’da yaşananlarla ilgili yüzleşmeyi konu edinen bilim, sivil toplum, kültür girişim ve projelerini desteklemeye devam etmek.

Berlin,

VolkerKauder, Gerda Hasselfeldt ve Partisi

Thomas Oppermann ve Partisi

KatrinGöring-Eckardt, Dr. Anton Hofreiter ve Partisi

Gerekçe:

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin yok edilişi, binlerce yıllık Ermeni tarihi içerisindeki en büyük ve sonuçları en acı felaketti. Bağımsız kaynaklara göre bir milyonu aşkın Ermeni, tehcir ve kitlesel cinayetlere kurban gitti. Sayısız tarafsız tarihçi, parlamento ve uluslararası kurum Ermenilerin tehcir ve yok edilişini soykırım olarak tanımlamaktadır. Bu tehcir ve katliamların anılması bu nedenle din ve dil dışında bu halkın kimliği açısından merkezi anlam ve önem arz etmektedir.

Almanya Federal Meclisi, bu olayları aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin güncel hatırlama edimi çerçevesinde ele almaktadır. Alman İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun temel askeri müttefikiydi. O dönemin Ermenilerin tehciri ve katli konusunda bilgi sahibi olan Alman imparatorluk yönetimi, elindeki bu bilgiye karşın hiçbir şey yapmadı. Federal Almanya Cumhuriyeti, kendisinde geçmişle yüzleşmeyi teşvik etme ve bu konudaki anıları canlı tutma sorumluluğunu hissetmektedir.

Gerçekler aleni olarak ortaya konulmasına karşın, Türkiye bugüne kadar Ermenilere yönelik tehcir, zulüm ve cinayetlerin planlı bir şekilde uygulanmış olduğunu ya da tehcir sırasındaki kitlesel ölümlerin ve yapılan katliamların Osmanlı yönetimini arzusu dahilinde olduğunu  inkâr etmektedir.

Katliamların ve tehcirin boyutuna Türkiye’de toptan şüpheyle yaklaşılmaktadır.   Ancak bu noktada tersine eğilimler de mevcuttur.  2008 yılında her iki ülkenin devlet başkanlarının birlikte bir futbol maçını izlemesi ve böylelikle devam edecek görüşmeler için iradelerini sergilemeleri bir umut vesilesi oldu.  2009’da iki ülkenin Dışişleri bakanları arasında tarihi bilimsel olarak ele almak üzere oluşturulacak bir komisyon kurulmasını da öngören bir protokol imzalandı. Ancak söz konusu protokol bugüne kadar her iki parlamentoda da kabul edilmedi.

İki halkın barışması ancak 100 yıl önceki olayların esaslı bir şekilde aydınlatılması ve gerçeklerin artık daha fazla inkâr edilmemesi halinde mümkün olabilir. Bunun için de Türkiye’deki bilim insanları ve gazetecilerin Ermenilerin tehciri ve öldürülüşü konusundaki araştırmaları özgür ve baskılardan korku duymaksızın yürütülebilmesi elzemdir. Hali hazırda Türkiye’de katliamların araştırılmasını kendisine konu edinmiş pek çok girişim bulunmaktadır. Konu birkaç yıldan bu yana Türk kamuoyunda tartışılmaktadır. Bu gelişmeler, keza yıllardan bu yana Dışişleri tarafından mali olarak desteklenen sınır ötesi sivil toplum projeleri memnuniyetle karşılanmaktadır.

Alman İmparatorluğu da Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri baş müttefiki olarak bu sürece derinden dahildi. Alman İmparatorluğu’nun gerek siyasi gerekse askeri yönetimi ta başından beri Ermenilerin tehciri ve katledilişi konusunda bilgi sahibiydi. Protestan din adamı Dr. Johannes Lepsius, 5. Ekim 1915’te Almanya Parlamentosu’nda Temmuz/Ağustos 1915’te İstanbul’da yaptığı araştırmaların sonuçlarını sunduğunda,  konu o dönemin Alman yönetimi tarafından tamamen sansürlendi. Aynı şekilde Lepsius’un  doğrudan milletvekillerine yolladığı ‘Türkiye’de Ermeni Halkının Durumuna İlişkin Raporu’ da  1916’da Alman askeri sansür kurulu  tarafından  yasaklanarak rapora el kondu ve milletvekillerine ancak 1919’da Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda teslim edildi. Aralarında Philipp Scheidemann, Karl Liebknecht, Matthias Erzberger gibi siyasetçilerin ve  Adolf von Harnack und Lorenz Werthmann gibi Protestan ile Katolik Kiliseleri’nden önemli isimlerin de bulunduğu pek çok Alman bilim insanı, siyasetçi ve dini temsilcinin acil dilekçelerine karşın Alman yönetimi, müttefiki Osmanlı İmparatorluğu üzerinde etkili bir baskı kurma işini sürüncemede bıraktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapmış Alman büyükelçi ve konsolosların raporlarına dayanan Alman Dışişleri’ndeki evraklar da katliamların ve tehcirin planlı uygulanışını belgelemektedir. Bu belgeler o zaman meydana gelen olayların en önemli resmi kaydı niteliğindedir.  Alman Dışişleri, yıllar önce bu belgeleri kamuya açmıştır.  1998’de Ermenistan’a söz konusu arşivin tamamı mikroçip olarak takdim edilmiştir. Aynı şekilde Türkiye’ye de bir kopya almıştır.

723459

“Duruşma gününün Uyaptan öğrenilmesine şeklinde ara karar verilememesi”

Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 2015/29590 E.,2015/29486 K.,02/10/2015 Tarihli Kararı  :

 DAVACI VEKİLİNİN DURUŞMA GÜNÜNÜ UYAPTAN ÖĞRENMESİNE ŞEKLİNDE ARA KARAR VERİLEMEMESİ ( Mazereti Kabul Edilen Davacı Vekiline Duruşma Gününün Tebliğ Edilmediği/Bir Sonraki Duruşmaya Davacı Vekilinin Katılmadığı ve Dosyanın İşlemden Kaldırıldığı – 3 Aylık Süre Zarfında Yenileme Olmadığından Davanın Açılmamış Sayılmasına Karar Verildiği/Tebligat Yapılarak ya da UYAP Üzerinden Duruşma Gününün Bildirilmesi Gerektiği )

 VEKİLİN MAZERETİ KABUL EDİLDİĞİ HALDE DURUŞMA GÜNÜNÜN TARAFINA TEBLİĞ EDİLMEMESİ ( “Davacı Vekilinin Duruşma Gününü UYAP’tan Öğrenmesine” Şeklindeki Ara Kararın Yasal Olmadığı – Gider Avansından Tebligat Masrafı Alınarak Davacı Vekiline Usulüne Uygun Tebligat Yapılarak ya da UYAP Üzerinden Duruşma Günü Bildirilerek Davaya Katılımına Olanak Sağlanıp Hüküm Kurulacağı )

ÖZET : Davacı vekilinin sunduğu dilekçe ile duruşmaya katılamayacağına dair mazeret sunduğu ve duruşma gününün de tarafına tebliğini istediği, mazeretin kabulüne ve davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine karar verildiği, bir sonraki duruşmaya davacı vekilinin katılmadığı ve davalının da davayı takip etmediğini bildirmesi üzerine dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiş, 3 aylık süre zarfında yenileme olmadığından davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

“Davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine” şeklindeki ara karar yasal olmayıp, gider avansından tebligat masrafı alınarak davacı vekiline usulüne uygun tebligat yapılarak ya da UYAP üzerinden davacı vekiline duruşma günü bildirilerek davaya katılımına olanak sağlanıp hüküm kurulması gerekir.

Dosyanın incelenmesinde, davacı vekilinin mahkemeye sunduğu 16.05.2013 tarihli dilekçe ile 23.05.2013 günü yapılacak duruşmaya Antalya’da düzenlenecek seminer nedeniyle katılamayacağına dair mazeret sunduğu ve duruşma gününün de tarafına tebliğini istediği, mahkemece mazeretin kabulüne ve davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine karar verilerek duruşmanın 03.07.2013 tarihine bırakıldığı, bu tarihteki duruşmaya davacı vekilinin katılmadığı ve davalının da davayı takip etmediğini bildirmesi üzerine HMK 150. Maddesi uyarınca dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği, 3 aylık süre zarfında yenileme olmadığından mahkemece 30.10.2013 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

“Davacı vekilinin duruşma gününü UYAP’tan öğrenmesine” şeklindeki ara karar yasal olmayıp, gider avansından tebligat masrafı alınarak davacı vekiline usulüne uygun tebligat yapılarak ya da UYAP üzerinden davacı vekiline duruşma günü bildirilerek davaya katılımına olanak sağlanıp sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davacı yararına BOZULMASINA, HUMK’nun 440/III-2 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 12.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

723459

Konut Kredisi Sözleşmesinin Kefilleri Hakkında İcra Takibi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/13-1114 E.,2013/1041 K., 10.7.2013 Tarihli Kararı :

• Konut Kredisi Sözleşmesinin Kefilleri Hakkında Takip ( Davacı Bankanın Hem Kredi Sözleşmesine Hem İpotek Senedine Dayanarak Asıl Borçlu ve Müteselsil Kefiller Hakkında Takip Başlattığı – Kefiller Hakkında Her İki Takip Yolu da Seçilebileceği/Kefile Taşınmazın İpotekle Devredildiği )

• Kefil Hakkında Hem ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip hem de ilamsız takip başlatılması ( Davacı Bankanın Hem kredi Sözleşmesine Hem İpotek Senedine Dayanarak Başlattığı – Kefiller Hakkında Her İki Takip Yolu da Seçilebileceği )

• İPOTEĞİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLU İLE TAKİP ( İpotek Sadece Borçlu Lehine yada Kredi Sözleşmesindeki Borç İçin Verilmişse Kefilin Kendi Kefaletini Karşılamayan Arta Kalan Borç Miktarı İçin Tüm Alacak İçin Tahsilde Tekerrür Olmamak Kaydıyla Genel Haciz Yoluyla Takip Yapabileceği )

Özet     : Müşterek borçlu-müteselsil kefil, ipoteği kendi kefaletini de karşılayacak şekilde borca yetecek miktarda vermişse, alacaklı sadece İ.İ.K.’nun 45.maddesi göre, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Aksine olarak ipotek, sadece borçlu lehine yada kredi sözleşmesindeki borç için verilmişse kefilin kendi kefaletini karşılamayan arta kalan borç miktarı için alacaklı İ.İ.K.’nun 45.maddesine başvurma zorunluluğu olmadan, tüm alacak için tahsilde tekerrür olmamak kaydı ile genel haciz yoluyla takip yapabilir. Davalının ipotek resmi senedi ile sadece asıl borçlunun sorumluluğu için gayrimenkul ipoteği verdiği, daha sonra ipotekli taşınmazın müteselsil kefillerden asıl davanın davalısına ipotekle yükümlü olarak devir edildiği, asıl davanın davacısı bankanın ise hem kredi sözleşmesine, hem de ipotek senedine dayanarak, asıl borçlu ve müteselsil kefiller hakkında, icra takibi başlattığı uyuşmazlık konusu değildir. Davacı bankanın kefil olan davalılar hakkında her iki takip yolunu da seçmiş olmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır.

gezi-olaylari-tanidik-cikti

Sosyal Medyada Terör Örgütü Propagandası

SOSYAL MEDYADA TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASININ CEZASI 7.5 YILA KADAR HAPİS

Terör örgütü üyelerinin/destekçilerinin basında veya sosyal medyada “yüzü maskeli” fotoğraflarına mutlaka denk gelmişsinizdir.Bu maske aslında “meşru olmayan”  bir talep/amaç içinde olunduğunun da ilk emaresidir. Gayrimeşru davranış içerisinde olduklarının ve bu davranışlarının  hukuk devletinde bir yaptırımı olduğunun bilincindedirler , kendilerini gizlemek isterler.

Bu yönüyle baktığımızda ; “sosyal medyada çoğunlukla gerçek kimliğini gizlemek suretiyle , terör örgütü propagandası yapanlar da  bir nevi sosyal medyanın maskeli teröristleridir.” Gerçek kimlik ,kişisel sebeplerle  kullanıcı tarafından tercihen herkese açık yansıtılmayacak olsa dahi  sosyal paylaşım sitelerine üyelikte “kimlik onaylı giriş” fikrine “ulusal ve kişisel güvenlik” gerekçesiyle destek vermek artık bu çağın zorunluluğu…

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN YENİ PROPAGANDA ARACI SOSYAL MEDYA

Günümüzde yaygın olarak kullanılan başta Twitter ve Facebook olmak üzere sosyal medya araçlarını terör örgütlerinin adeta bir propaganda aracı olarak kullandığı “Sanal Terörizm” gerçeği ile yüz yüzeyiz. Terör örgütleri üyeleri/destekçileri aracılığıyla sosyal medyada propaganda yaparak  “- sınırlara bağlı kalmaksızın- ismen yayılma,algı oluşturma ve bünyelerine yeni üyeler kazandırma” amaçlarına yönelik sayısız paylaşımda bulunuyorlar.Bu paylaşımlar bir kısım sosyal medya kullanıcısında “öfke” yaratırken , bir kısmında ise “etkisi altına girme/alma” ile sonuçlanabilmektedir.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ , TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI MI ?

Sanıldığının aksine ifade özgürlüğü istenilen her şeyi ifade etme anlamı taşımamaktadır.Bunu “sınırlar dahilinde ifade etme özgürlüğü” olarak bilmekte fayda var.Ülkemize yönelik eleştirilerin en  başında  Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de yer alan “ifade özgürlüğüne  aykırı hareket ettiği eleştirisi” geliyor.Oysa ifade özgürlüğü tanımının yanı sıra kısıtlanabileceği hallerde yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde açıkça belirtilmektedir.Buna göre ;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ; “herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir” derken ; “ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için sınırlamalara, yaptırımlara bağlanabilir” demekle de sınırlarını çizmiştir.

Bu da şu anlama gelir ki ; ifade özgürlüğü kisvesi altında düşünce açıklayarak,tüm ulusların lanetlediği terör övülemez ve terör örgütlerinin propagandası yapılamaz.Şayet yapılırsa devlet ; “ulusal güvenlik,toprak bütünlüğü,kamu emniyeti ve kamu düzeni” gerekçeleri ile hukuki sınırlar çerçevesinde gerekli tedbirleri alabilir,kısıtlamalara gidebilir,cezai yaptırımlar uygulayabilir. Nefret saçan, şiddete davet eden veya şiddet kullanmayı özendiren ifade ve davranışlar kamu düzeni için somut tehlike oluşturduğundan ifade özgürlüğü koruma alanı dışında kalır.”

TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMANIN CEZASI “7.5 YILA KADAR HAPİS”

Bir terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde,verilecek ceza yarı oranında artırılır.

SANAL ORTAMDA TERÖRİZME KARŞI “DUYARLILIK”

Sanal ortamda terörizme karşı asıl sorumluluk ve gerekli/etkili önlemleri alma görevi sahada olduğu gibi öncelikle devlet organlarına düşmekte olup ayrı ve geniş kapsamlı bir değerlendirme gerektirmektedir.

Vatandaşa düşen ilk görev ise duyarlılıktır.Terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde paylaşımlar ile karşılaşıldığında içeriği paylaşan kullanıcı ile karşılıklı atışmaya girmek çözüm değildir.Gerçekten çözümün bir parçası olmak istiyorsak , suç içerikli paylaşımlar ve paylaşımları yapan sosyal medya hesapları hakkında , savcılığa veya Emniyet Müdürlüğüne başvurarak veya yakın süreçte hizmete sunulan https://www.egm.gov.tr/Sayfalar/Ihbar.aspx EGM Online İhbar seçeneğini kullanarak suç duyurusunda bulunmak daha çözüm odaklı bir davranış sayılabilir.

İhbarınız üzerine şayet sosyal medya hesabının kullanıcı bilgileri biliniyorsa/açıksa/anlaşılabiliyorsa , süreç çok daha hızlı ilerleyecek ve savcılık soruşturma kapsamında , şikayet edilen kullanıcıyı ifadeye çağırarak , savunmasını alacak,delillerle yeterli kanaat oluştuğunda da hakkında dava açacaktır.

Suç işleyen sosyal medya kullanıcısının kimliği açık değilse veya tespit edemiyorsanız dahi soruşturma mercilerince zaten tespit edilemeyeceği düşüncesine kapılmayın ve bu tür paylaşımları ilgili mercilere mutlaka bildirin.Bu yöndeki duyarlılık,talep ve  toplumsal bilinç arttıkça , devlet organlarının da siber suçlar yönünden suç ve suçluların tespiti ve cezalandırılmasına yönelik çalışmalarının hızlanacağı kanaatindeyim.

Terörle mücadelede başarıya ulaşmada ilk anahtar “devlet ve vatandaşın her platformda el ele mücadele” etmesidir.Buna çağımızın yeni savaş cephesi diyebileceğimiz “siber cephe” de dahildir  ve devlet  her cephede olduğu gibi siber cephede de tüm gücüyle var olmalıdır.

                                                                                                                       Avukat Selihan Dicle ŞİMŞEK

radar

“Uyarı Levhası Bulunmadan Radarla Hız Kontrolünde Ceza Verilemez”

YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ E. 2014/2954 K. 2014/14281 T. 8.7.2014

  • UYARI LEVHASI BULUNMADAN YAPILAN RADARLA HIZ KONTROLÜ (Radarla Hız Denetimi Yapılacak Yerlerde Sürücülerin Trafik İşaret Levhalarıyla Bilgilendirilmesinin Zorunlu Olduğu – Bilgilendirme Yapmadan Kural İhlali Yapmasını Beklemek Trafik Kurallarının Konuluş Amacına Uygun Olmadığı/Verilen İdari Yaptırımın Hukuka Aykırı Olacağı)
  • RADARLA HIZ DENETİMİ YAPILACAK YERLER (İlgili Yönerge Hükmü Uyarınca Karayolunun Hangi Kesiminde ve Hangi Sürelerde Yapılacağı Konularında Sürücülerin Her Şeyden Önce Trafik İşaret Levhalarıyla Bilgilendirilmesinin Zorunlu Olduğu – Bu Bilgilendirme Yapılmadan Verilen İdari Yaptırımın Hukuk Devleti İlkesiyle Bağdaşmadığı)
  • RADAR İÇİN UYARI İŞARETİ KONULMAMASI/CEZA KESİLEMEYECEĞİ (Yol Kullanıcılarına Ceza Vermek Amacıyla Bilgilendirme Yapmadan Kural İhlali Yapmasını Beklemenin Çağdaş Hukuk Devleti İlkeleri İle Bağdaşmayacağı )

ÖZET      : Uyuşmazlık 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinde radarla hız denetimi yapılacak yerlerde, bu denetimin yapıldığına dair ikaz levhası ve işaretleme bulundurulması konusunda herhangi bir hüküm yer almadığı halde radar işaretinin bulunmadığı ve gerekli yasal uyarıların usulüne uygun yapılmadığı” gerekçesiyle “idari yaptırım kararının kaldırılması” yönündeki Mahkeme hükmünün kanuna aykırı olduğuna ilişkindir.

Öncelikle kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla yapılması gereken trafik denetimlerini, yol kullanıcılarına ceza vermek amacıyla bilgilendirme yapmadan kural ihlali yapmasını beklemek, trafik kurallarının konuluş amacına uygun olmadığı gibi araç sürücülerine tuzak kurulması anlamına gelecektir ki bu durum, çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz ve kabul edilemez. Dolayısı ile Yargıtay C. Başsavcılığının kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmelidir.